Web sitemize hoşgeldiniz, 28 Mart 2024
Beğen 2

Abdullah Basfar-Ali İmran Suresi

3-ÂL-İ İMRAN SURESİ

Bismillahirrahmanirrahim

  1. Elif lam mim
    2. Allahü la ilahe illa hüvel hayyül kayyum
    3. Nezzele aleykel kitabe bil hakkı müsaddikal lima beyne yedeyhi ve enzelet tevrate vel incıl
    4. Min kablü hüdel lin nasi ve enzelel fürkan* innellezıne keferu bi ayatillahi lehüm azabün şedıd* vallahü azızün züntikam
    5. İnnellahe la yahfa aleyhi şey’üm fil erdı ve la fis sema’
    6. Hüvellezı yüsavviruküm fil erhami keyfe yeşa’* la ilahe illa hüvel azızül hakım
    7. Hüvellezı enzele aleykel kitabe minhü ayatüm muhkematün hünne ümmül kitabi ve üharu müteşabihat* fe emmellezıne fi kulubihim zeyğun fe yettebiune ma teşabehe minhübtiğael fitneti vebtiğae te’vılih* ve ma ya’lemü te’vılehu illellah* ver rasihune fil ılmi yekulune amenna bihı küllüm min ındi rabbina* ve ma yezzekkeru illa ülül elbab
    8. Rabbena la tüzığ kulubena ba’de iz hedeytena veheb lena mil ledünke rahmeh* inneke entel vehhab
    9. Rabbena inneke camiun nasi li yevmil la raybe fıh* innellahe la yuhlifül mıad
    10. İnnellezıne keferu len tuğniye anhüm emvalühüm ve la evladühüm minellahi şey’a* ve ülaike hüm vekudün nar
    11. Kede’bi ali fir’avne vellezıne min kablihim* kezzebu bi ayatina fe ehazehümüllahü bi zünubihim* vallahü şedıdül ıkab
    12. Kul lillezıne keferu setuğlebune ve tuhşerune ila cehennem* ve bi’sel mihad
    13. Kad kane leküm ayetün fı fieteynil tekata* fietün tükatilü fı sebılillahi ve uhra kafiratüy yeravnehüm misleyhim ra’yel ayn* vallahü yüeyyidü bi nasrihı mey yeşa’* inne fı zalike le ıbratel li ülil ebsar
    14. Züyyine lin nasi hubbüş şehevati minen nisai vel benıne vel kanatıyril mükantarati minez zehebi vel fiddati vel haylil müsevvemeti vel en’ami vel hars* zalike metaul hayatid dünya* vallahü ındehu husnül meab
    15. Kul e ünebbiüküm bi hayrim min zaliküm* lillezınettekav ınde rabbihim cennatün tecrı min tahtihel enharu halidıne fıha ve ezvacüm mütahheratüv ve rıdvanüm minellah* vallahü basıyrum bil ıbad
    16. Ellezıne yekulune rabbena innena amenna fağfir lena zünubena vekına azaben nar
    17. Essabirıne ves sadikıyne vel kanitıne vel münfikıyne vel müstağfirıne bil eshar
    18. Şehıdellahü ennehu la ilahe illa hüve vel melaiketü ve ülül ılmi kaimem bil kıst* la ilahe illa hüvel azızül hakım
    19. İnned dıne indellahil islam* ve mahtelefellezıne utül kitabe illa mem ba’di ma caehümül ılmü bağyem beynehüm* ve mey yekfür bi ayatillahi fe innellahe serıul hısab
    20. Fe in haccuke fe kul eslemtü vechiye lillahi ve menittebean* ve kul lillezıne utül kitabe vel ümmiyyıne e eslemtüm* fe in eslemu fe kadihtedev* ve in tevellev fe innema aleykel belağ* vallahü besıyrum bil ıbad
    21. İnnellezıne yekfürune bi ayatillahi ve yaktülunen nebiyyıne bi ğayri hakkıv ve yaktülunellezıne ye’mürune bil kıstı minen nasi fe beşşirhüm bi azabin elım
    22. Ülaikellezıne habitat a’malühüm fid dünya vel ahırah* e ma lehüm min nasırın
    23. E lem tera ilellezıne utu nasıybem minel kitabi yüd’avne ila kitabillahi li yahküme beynehüm sümme yetevella ferıkum minhüm ve hüm mu’ridun
    24. Zalike bi ennehüm kalu len temessenen naru illa eyyamem ma’dudat* ve ğarrahüm fı dınihim ma kanu yefterun
    25. Fe keyfe iza cema’nahüm li yevmil la raybe fıhi ve vüffiyet küllü nefsim ma kesebet ve hüm la yüzlemun
    26. Kulillahümme malikel mülki tü’til mülke men teşaü ve tenziul mülke mimmen teşa’* ve tüızzü men teşaü ve tüzillü men teşa’* bi yedikel hayr* inneke ala külli şey’in kadır
    27. Tulicül leyle fin nehari ve tulicün nehara fil leyl* ve tuhricül hayye minel meyyiti ve tuhricül meyyite minel hayy* ve terzüku men teşaü bi ğayri hısab
    28. La yettehızil mü’minunel kafirıne evliyae min dunil mü’minın* ve mey yef’al zalike fe leyse minallahi fı şey’in illa en tetteku minhüm tükah* ve yühazzirukümüllahü nefseh* ve ilellahil masıyr
    29. Kul in tuhfu ma fı suduriküm ev tübduhü ya’lemhüllah* ve ya’lemü ma fis semavati ve ma fil ard* vallahü ala külli şey’in kadır
    30. Yevme tecidü küllü nefsim ma amilet min hayrim muhdarav ve ma amilet min su’* teveddü lev enne beyneha ve beynehu emedem beıyda* ve yühazzirukümüllahü nefseh* vallahü raufüm bil ıbad
    31. Kul in küntüm tühıbbünellahe fettebiunı yuhbibkümüllahü ve yağfir leküm zünubeküm* vallahü ğafurur rahıym
    32. Kul etıy’ullahe ver rasul* fe in tevellev fe innellahe le yühıbbül kafirın
    33. İnnellahestafa ademe ve nuhav ve ale ibrahıme ve ale ımrane alel alemın
    34. Zürriyyetem ba’duha mim ba’d* vallahü semıun alım
    35. İz kaletimraetü ımrane rabbi innı nezertü leke ma fı batnı muharranan fe tekabbel minnı* inneke entes semıul alım
    36. Fe lemma vedaatha kalet rabbi innı veda’tüha ünsa* vallahü a’lemü bi ma vedaat* ve leysez zekeru kel ünsa* ve innı semmeytüha meryeme ve innı üıyzüha bike ve zürriyyeteha mineş şeytanir racım
    37. Fe tekabbeleha rabbüha bi kabulin haseniv ve embeteha nebaten hasenev ve keffeleha zekeriyya* küllema dehale aleyha zekeriyyel mıhrabe vecede ındeha rizka* kale ya meryemü enna leki haza* kalet hüve min ındillah* innellahe yerzüku mey yeşaü bi ğayri hısab
    38. Hünalike dea zekeriyya rabbeh* kale rabbi heb lı mil ledünke zürriyyeten tayyibeh* inneke semıud düa’
    39. Fe nadethül melaiketü ve hüve kaimüy yüsallı fil mıhrabi ennellahe yübeşşiruke bi yahya müsaddikam bi kelimetim minellahi ve seyyidev ve hasurav ve nebiyyem mines salihıyn
    40. Kale rabbi enna yekunü lı ğulamüv ve kad beleğaniyel kiberu vemraetı akır* kale kezalikellahü yef’alü ma yeşa’
    41. Kale rabbic’al lı ayeh* kale ayetüke ella tükellimen nase selasete eyyamin illa ramza* vezkür rabbeke kesırav ve sebbıh bil aşiyyi vel ibkar
    42. Ve iz kaletil melaiketü ya meryemü innellahestafaki ve tahheraki vastafaki ala nisail alemın
    43. Ya meryemuknütı li rabbiki vescüdı verkeıy mear rakiıyn
    44. Zalike min embail ğaybi nuhıyhi ileyk* ve ma künte ledeyhim iz yülkune aklamehüm eyyühüm yekfülü meryeme ve ma künte ledeyhim iz yahtesımun
    45. İz kaletil melaiketü ya meryemü innellahe yübeşşiruki bi kelimetim minhüm ismühül mesıhu ıysebnü meryeme vecıhen fid dünya vel ahırati ve minel mükarrabın
    46. Ve yükellimün nase fil mehdi ve kehlev ve mines salihıyn
    47. Kalet rabbi enna yekunü lı veledüv ve lem yemsesnı beşer* kale kezalikillahü yahlüku ma yeşa’* iza kada emran fe innema yekulü lehu kün fe yekun
    48. Ve yüallimühül kitabe vel hıkmete vet tevrate vel incıl
    49. Ve rasulen illa benı israıle ennı kad ci’tüküm bi ayetim mir rabbiküm ennı ahlüku leküm minet tıyni ke hey’etit tayri fe enfühu fıhi fe yekunü tayram bi iznillah* ve übriül ekmehe vel ebrasa ve uhyil mevta bi iznillah* ve ünebbiüküm bi ma te’külune ve ma teddehırune fı büyutikum* innefı zalike le ayetel leküm in küntüm mü’minın
    50. Ve müsaddikal lima beyne yedeyye minet tevrati ve li ühılle leküm ba’dallezı hurrime aleyküm ve ci’tüküm bi ayetim mir rabbiküm fettekullahe ve etıy’un
    51. İnnellahe rabbı ve rabbüküm fa’büduh* haza sıratüm müstekıym
    52. Fe lemma ehasse ıysa minhümül küfra kale men ensarı ilellah* kalel havariyyune nahnü ensarullah* amenna billah* veşhed bi enna müslimun
    53. Rabbena amenna bi ma enzelte vetteba’ner rasüle fektübna meaş şahidın
    54. Ve mekeru ve mekerallah* vallahü hayrul makirın
    55. İz kalellahü ya ıysa innı müteveffıke ve rafiuke ileyye ve mütahhiruke minellezıne keferu ve caılüllezınettebeuke fevkallezıne keferu ila yevmil kıyameh* sümme ileyye merciuküm fe ahkümü beyneküm fıma küntüm fıhi tahtelifun
    56. Fe emmellezıne keferu fe üazzibühüm azaben şedıden fid dünya vel ahırah* ve ma lehüm min nasıriyn
    57. Ve emmellezıne amenu ve amilus salihati fe yüveffıhim ücurahüm* vallahü la yühıbbüz zalimın
    58. Zalike netluhü aleyke minel ayati vez zikril hakım
    59. İnne mesele ıysa ındellahi ke meseli adem* halekahu min türabin sümme kale lehu kün fe yekun
    60. Elhakku mir rabbike fe la teküm minel mümterın
    61. Fe me hacceke fıhi mim ba’di ma caeke minel ılmi fe kul tealev ned’u ebnaena ve ebnaeküm ve nisaena ve nisaeküm ve enfüsena ve enfüseküm sümme nebtehil fe nec’al la’netellahi alel kazibın
    62. İnne haza lehüvel kasasul hakk* ve ma min ilahin illellah* ve innellahe le hüvel azızül hakım
    63. Fe in tevellev fe innellahe alımüm bil müfsidın
    64. Kul ya ehlel kitabi tealev ila kelimetin sevaim beynena ve beyneküm ella na’büde ilellahe ve la nüşrike bihı şey’ev ve la yettehıze ba’duna ba’dan erbabem min dunillah* fe in tevellev fe kulüşhedu bi enna müslimun
    65. Ya ehlel kitabi lime tühaccune fı ibrahıme ve ma ünziletit tevratü vel incılü illa mim ba’dih* e fela ta’kılun
    66. Ha entüm haülai hacectüm fima leküm bihı ılmün fe lime tühaccune fıma leyse leküm bihı ılm* vallahü ya’lemü ve entüm la ta’lemun
    67. Ma kane ibrahımü yehuddiyyev ve la nasraniyyev ve lakin kane hanıfem müslima* ve ma kane minel müşrikın
    68. İnne evlen nasi bi ibrahıme lellezınettebeuhü ve hazen nebiyyü vellezıne amenu* vallahü veliyyül mü’minın
    69. Veddet taifetüm min ehlil kitabi lev yüdılluneküm* ve ma yüdıllune illa enfüsehüm ve ma yeş’urun
    70. Ya ehlel kitabi lime tekfürune bi ayatillahi ve entüm teşhedun
    71. Ye ehlel kitabi lime telbisunel hakka bil batıli ve tektümunel hakka ve entüm ta’lemun
    72. Ve kalet taifetüm min ehlil kitabi aminu billezı ünzile alellezıne amenu vechen nehari vekfüru ahırahu leallehüm yarciun
    73. Ve la tü’minu illa li men tebia dıneküm* kul innel hüda hüdellahi ey yü’ta ehadüm misle ma utıtüm ev yühaccuküm ınde rabbiküm* kul innel fadle bi yedillah* yü’tıhi mey yeşa’* vallahü vasiun alım
    74. Yahtessu bi rahmetihı mey yeşa’* vallahü zül fadlil azıym
    75. Ve min ehlil kitabi men inte’menhü bi kıntariy yüeddihı ileyk* ve minhüm men in te’menhü bi dınaril la yüeddihı ileyke illa ma dümte aleyhi kaima* zalike bi ennehüm kalu leyse aleyna fil ümmiyyıne sebıl* ve yekulune alellahil kezibe ve hüm ya’lemun
    76. Bela men evfa bi ahdihı vetteka fe innellahe yühıbbül müttekıyn
    77. İnnellezıne yeşterune bi ahdillahi ve eymanihim semenen kalılen ülaike la halak lehüm fil ahırati ve la yükellimühümüllahü ve la yenzuru ileyhim yevmel kıyameti ve la yüzekkıhim* ve lehüm azabün elım
    78. Ve inne minhüm le ferıtkay yelvune elsinetehüm bil kitabi li tahsebuhü minel kitabi ve ma hüve minel kitab* ve yekulune hüve min ındillahi ve ma hüve min ındillah* ve yekulune alellahil kezibe ve hüm ya’lemun
    79. Ma kane li beşerin ey yü’tiyehüllahül kitabe vel hukme ven nübüvvete sümme yekule lin nasi kun ıbadel lı min dunillahi ve lakin kunu rabbaniyyıne bi ma küntüm tüallimunel kitabe ve bima küntüm tedrusun
    80. Ve la ye’müraküm en tettehızül melaikete ve nebiyyıne erbaba* e ye’müruküm bil küfri ba’de iz entüm müslimun
    81. Ve iz ehazellahü mısakan nebiyyıne lema ateytüküm min kitabiv ve hıkmetin sümme caeküm rasulüm müsaddikul lima meaküm le tü’minünne bihı ve le tensurunneh* kale e akrartüm ve ehaztüm ala zaliküm ısrı* kalu akrarna* kale feşhedu ve ene meaküm mineş şahidın
    82. Fe men tevella ba’de zalike fe ülaike hümül fasikun
    83. E fe ğayra dınillahi yebğune ve lehu esleme men fis semavati vel erdı tav’av ve kerhev ve ileyhi yürceun
    84. Kul amenna bilbillahi ve ma ünzile aleyna ve ma ünzile ala ibrahıme ve ismaıyle ve ishaka ve ya’kube vel esbatı ve ma utiy musa ve ıysa ven nebiyyune mir rabbihim* la nüferriku beyne ehadim minhüm ve nahnü lehu müslimun
    85. Ve mey yebteğı ğayral islami dınen fe ley yukbele minh* ve hüve fil ahırati minel hasirın
    86. Keyfe yehdillahü kavmen keferu ba’de ımanihim ve şehidu enner rasule hakkuv ve caehümül beyyinat* vallahü la yehdil kavmez zalimın
    87. Ülaike cezaühüm enne aleyhim la’netellahi vel melaiketi ven nasi ecmeıyn
    88. Halidıne fıha* la yühaffefü anhümül azabü ve la hüm yünzarun
    89. İllellezıne tabu mim ba’di zalike ve aslehu fe innellahe ğafurur rahıym
    90. İnnellezıne keferu ba’de ımanihim sümmezdadu küfral len tukbele tevbetühüm* ve ülaike hümüd dallun
    91. İnnellezıne keferu ve matu ve hüm küffarun fe ley yukbele min ehadihim mil’ül erdı zehebev ve levfteda bih* ülaike lehüm azabün elımüv ve ma lehüm min nasırın
    92. Len tenalül birra hatta tünfiku mimma tühıbbun* ve ma tünfiku min şey’in fe innellahe bihı alım
    93. Küllüt taami kane hıllel li benı israıle illa ma harrame israılü ala nefsihı min kabli en tünezzelet tevrah* kul fe’tu bit tevrati fetluha in küntüm sadikıyn
    94. Fe meniftera alellahil kezibe mim ba’di zalike fe ülaike hümüz zalimun
    95. Kul sadekallahü fettebiu millete ibrahıme hanıfa* ve ma kane minel müşrikın
    96. İnne evvele beytiv vüdıa linnasi lellezı bi bekkete mübarakev ve hüdel lil alemın
    97. Fıhi ayatüm beyyinatüm mekamü ibrahım* ve men dehalehu kane amina* ve lillahi alen nasi hıccül beyti menistetaa ileyhi sebıla* ve men kefera fe innellahe ğaniyyün anil alemın
    98. Kul ya ehlel kitabi lime tekfürune bi ayatillahi vallahü şehıdün ala ma ta’melun
    99. Kul ya ehlel kitabi lime tesuddune an sebılillahi men amene tebğuneha ıvecev ve entüm şüheda’* vemallahü bi ğafilin amma ta’melun
    100. Ya eyyühellezıne amenu in tütıy’u ferıkam minellezıne utül kitabe yerudduküm ba’de ımaniküm kafirın
    101. Ve keyfe tekfürune ve entüm tütla aleyküm ayatüllahi ve fıküm rasulüh* ve mey ya’tesım billahi fe kad hüdiye ila sıratım müstekıym
    102. Ya eyyühellezıne amenüttekullahe hakka tükatihı ve la temutünne illa ve entüm müslimun
    103. Va’tesumu bi hablillahi cemıav ve la teferraku* vezküru nı’metellahi aleyküm iz küntüm a’daen fe ellefe beyne kulubiküm fe asbahtüm bi nı’metihı ıhvana* ve küntüm ala şefahufratim minen nari fe enkazeküm minha* kezalike yübeyyinüllahü le küm ayatihı lealleküm tehtedun
    104. Velteküm minküm ümmetüy yed’une ilel hayri ve ye’mürune bil ma’rufi ve yenhevne anil münker* ve ülaike hümül müflihun
    105. Ve la tekunu kellezıne teferraku vahtelefu mim ba’di ma caehümül beyyinat* ve ülaike lehüm azabün azıym
    106. Yevme tebyaddu vücuhüv ve tesveddü vücuh* fe emmellezınesveddet vücuhühüm e kefartüm ba’de ımaniküm fe zukul azabe bima küntüm tekfürun
    107. Ve emmellezınebyaddat vücuhühüm fe fı rahmetillah* hüm fıha halidun
    108. Tilke ayatüllahi netluha aleyke bil hakk* vemallahü yürıdü zulmel lil alemın
    109. Ve lillahi ma fis semavati ve ma fil ard* ve ilellahi türceul ümur
    110. Küntüm hayra ümmetin uhricet lin nasi te’mürune bil ma’rufi ve tenhevne anil münkeri ve tü’minune billah* ve lev amene ehlül kitabi le kane hayral lehüm* minhümül mü’minune ve ekseruhümül fasikun
    111. Ley yedurruküm illa eza* ve iy yükatiluküm yüvellukümül edbara sümme la yünsarun
    112. Duribet aleyhimüz zilletü eyne ma sükıfu illa bi hablim minellahi ve hablim minen nasi ve bau bi ğadabim minellahi ve duribet aleyhimül meskeneh* zalike bi ennehüm kanu yekfürune bi ayatillahi ve yaktülunel embiyae bi ğayri hakk* zalike bi ma asav ve kanu ya’tedun
    113. Leysu sevaa* min ehlil kitabi ümmetün kaimetüy yetlune ayatillahi anael leyli ve hüm yecüdun
    114. Yü’minune billahi vel yevmil ahıri ve ye’mürune bil ma’rufi ve yenhevne anil münkeri ve yüsariune fil hayrat* ve ülaike mines salihıyn
    115. Ve ma yef’alu min hayrin fe ley yükferuh* vallahü alımüm bil müttekıyn
    116. İnnellezıne keferu len tuğniye anhüm emvalühüm ve la evladühüm minellahi şey’a* ve ülaike ashabün nar* hüm fıha halidun
    117. Meselü ma yünfikune fı hazihil hayatid dünya ke meseli rıhın fıha sırrun esebet harse kavmin zalemu enfüsehüm fe ehleketh* ve ma zalemehümüllahü ve lakin enfüsehüm yazlimun
    118. Ya eyyühellezıne amenu la tettehızu bitanetem min duniküm la ye’luneküm habala* veddu ma anittüm* kad bedetil bağdaü min efvahihim ve ma tuhfı suduruhüm ekber* kad beyyenna lekümül ayati in küntüm ta’kılun
    119. Ha entüm ülai tühıbbunehüm ve la yühıbbuneküm ve tü’minune bil kitabi küllih* ve iza lekuküm kalu amenna ve iza halev addu aleykümül enamile minel ğayz* kul mutu bi ğayzıküm* innellahe alımüm bizatis sudur
    120. İn temsesküm hasenetün tesü’hüm* ve in tüsıbküm seyyietüy yefrahu biha* ve in tasbiru ve tetteku la yedurruküm keydühüm şey’a* innellahe bi ma ya’melune mühıyt
    121. Ve iz ğadevte min ehlike tübevviül mü’minıne mekaıde lil kıtal* vallahü semıun alım
    122. İz hemmet taifetani minküm en tefşela vallahü veliyyühüma* ve alellahi fel yetevekkelil mü’minun
    123. Ve le kad nesarekümüllahü bi bedriv ve entüm ezilleh* fettekullahe lealleküm teşkürun
    124. İz tekulü lil mü’minıne eley yekfiyeküm ey yümiddeküm rabbüküm bi selaseti alafim minel melaiketi münzelın
    125. Bela in tasbiru ve tetteku ve ye’tuküm min fevrihim haza yümdidküm rabbüküm bi hamseti alafim minel melaiketi müsevvimın
    126. Ve ma cealehüllahü illa büşra leküm ve li tatmeinne kulubüküm bih* ve men nasru illa min ındillahil azızil hakım
    127. Li yaktaa tarafem minellezıne keferu ev yekbitehüm fe yenkalibu haibın
    128. Leyse leke minel emri şey’ün ev yetube aleyhim ev yüazzibehüm fe innehüm zalimun
    129. Ve lillahi ma fis semavati ve ma fil ard* yağfiru li mey yeşaü ve yüazzibü mey yeşa’* vallahü ğafurur rahıym
    130. Ya eyyühellezıne amenu la te’külür riba ad’afem müdaafetev vettekullahe lealleküm tüflihun
    131. Vettekun naralletı üıddet lil kafirın
    132. Ve etıy’ullahe ver rasule lealleküm türhamun
    133. Ve sariu ila mağfiratim mir rabbiküm ve cennetin arduhes semavatü vel erdu üıddet lil müttekıyn
    134. Ellezıne yünfikune fis serrai ved darrai vel kazımınel ğayza vel afıne anin nas* vallahü yühıbbül muhsinın
    135. Vellezıne iza fealu fahışeten ev zalemu enfüsehüm zekerullahe festağferu li zünubihim* ve mey yağfiruz zünube illellah* ve lem yüsırru ala ma fealu ve hüm ya’lemun
    136. Ülaike cezaühüm mağfiratüm mir rabbihim ve cennatün tecrı min tahtihel enharu halidıne fıha* ve nı’me ecrul amilın
    137. Kad halet mim kabliküm sünenün fe sıru fil erdı fenzuru keyfe kane akıbetül mükezzibın
    138. Haza beyanül linnasi ve hüdev ve mev’ızatül lil müttekıyn
    139. Ve la tehinu ve la tahzenu ve entümül a’levne in küntüm mü’minın
    140. İy yemsesküm karhun fe kad messel kavme karhum mislüh* ve tilkel eyyamü nüdavilüha beynen nas* ve li ya’lemellahüllezıne amenu ve yettehıze minküm şüheda’* vallahü la yühıbbüz zalimın
    141. Ve li yümehhısallahüllezıne amenu ve yemhakal kafirın
    142. Em hasibtüm en tedhulül cennete ve lemma ya’lemillahüllezıne cahedu minküm ve ya’lemes sabirın
    143. Ve le kad küntüm temennevnel mevte min kabli en telkavhü fe kad raeytümuhü ve entüm tenzurun
    144. Ve ma muhammedün illa rasul* kad halet min kablihir rusül* e fe im mate ev kutilenkalebtüm ala a’kabiküm* ve mey yenkalib ala akıbeyhi fe ley yedurrallahe şey’a* ve seyeczillahüş şakirın
    145. Ve ma kane li nefsin en temute illa bi iznillahi kitabem müeccela* ve mey yürid sevabed dünya nü’tihı minha* ve mey yürid sevabel ahırati nü’tihı minha* ve senecziş şakirın
    146. Ve keeyyim min nebiyyin katele meahu ribbiyyune kesır* fe ma vehenu li ma esabehüm fı sebılillahi ve ma daufu ve mestekanu* vallahü yühıbbüs sabirın
    147. Ve ma kane kavlehüm illa en kalu rabbenağfir lena zünubena ve israfena fı emrina ve sevvit akdamena vensurna alel kavmil kafirın
    148. Fe atahümüllahü sevabed dünya ve husne sevabil ahırah* vallahü yühıbbül muhsinın
    149. Ya eyyühellezıne amenu in tütıy’ullezıne keferu yerudduküm ala a’kabiküm fe tenkalibu hasirın
    150. Belillahü mevlaküm* ve hüve hayrum nasırın
    151. Senülkıy fı kulubillezıne keferur ru’be bi ma eşraku billahi ma lem yünezzil bihı sültana* ve me’vahümün nar* ve bi’se mesvez zalimın
    152. Ve le kad sadekakümüllahü va’dehu iz tehussunehüm bi iznih* hatta iza feşiytüm ve tenaza’tüm fil emri ve asaytüm mim ba’di ma eraküm ma tühıbbun* minküm mey yürıdüd dünya ve minküm mey yürıdül ahırah* sümme sarafeküm anhüm li yebteliyeküm* ve le kad afa anküm* vallahü zu fadlin alel mü’minın
    153. İz tus’ıdune ve la telvune ala ehadiv ver rasulü yed’uküm fı uhraküm fe esabeküm ğammem bi ğammil li keyla tahzenu ala ma fateküm ve la ma esabeküm* vallahü habırum bima ta’melun
    154. Sümme enzele aleyküm mim ba’dil ğammi emeneten nüasey yağşa taifetem minküm ve taifetün kad ehemmethüm enfüsühüm yezunnune billahi ğayral hakkı zannel cahiliyyeh* yekulune hel lena minel emri min şey’* kul innel emra küllehu lillah* yuhfune fı enfüsihim ma la yübdune lek* yekulune lev kane lena minel emri şey’üm ma kutilna hahüna* kul lev küntüm fı büyutiküm le berazellezıne kütibe aleyhimül katlü ila medaciıhim* ve li yebteliyellahü ma fı suduriküm ve li yümehhısa ma fı kulubiküm* vallahü alımüm bi zatis sudur
    155. İnnellezıne tevellev minküm yevmel tekal cem’ani innemestezellehümüş şeytanü bi ba’dı ma kesebu* ve le kad afallahü anhüm* innellahe ğafurunhalım
    156. Ya eyyühellezıne amenu la tekunu kellezıne keferu ve kalu li ıhvanihim iza daru fil erdı ev kanu ğuzzel lev kanu ındena ma matu ve ma kutilu* li yec’alellahü zalike hasraten fı kulubihim* vallahü yuhyı ve yümıt* vallahü bi ma ta’melune basıyr
    157. Ve lein kutiltüm fı sebılillahi ev müttüm le mağfiratüm minellahi ve rahmetün hayrum mimma yecmeun
    158. Ve leim müttüm ev kutiltüm le ilellahi tuhşerun
    159. Fe bi ma rahmetim minellahi linte lehüm* ve lev künte fezzan ğalızal kalbi lenfeddu min havlike fa’fü anhüm vestağfir lehüm ve şavirhüm fil emr* fe iza azemte fe tevekkel alellah* innellahe yühıbbül mütevekkilın
    160. İy yensurkümüllahü fe la ğalibe leküm* ve iy yahzülküm fe min zellezı yensuruküm mim ba’dih* ve alellahi felyetevekkelil mü’minun
    161. Ve ma kane li nebiyyin ey yeğull* ve mey yağlül ye’ti bi ma ğalle yevmel kıyameh* sümme tüveffa küllü nefsim ma kesebet ve hüm la yuzlemun
    162. E fe menittebea rıdvanellahi ke mem bae bi sehatım minellahi ve me’vahü cehennem* ve bi’sel mesıyr
    163. Hüm deracatün ındellah* vallahü besıyrum bi ma ya’melun
    164. Le kad mennellahü alel mü’minıne iz bease fıhim rasulem min enfüsihim yetlu aleyhim ayatihı ve yüzekkıhim ve yüallimühümül kitabe vel hıkmeh* ve in kanu min kablü le fı dalalim mübın
    165. E ve lemma esabetküm müsıybetün kad esabtüm misleyha kultüm enna haza* kul hüve min ındi enfüsiküm* innellahe ala külli şey’in kadır
    166. Ve ma esabeküm yevmeltekal cem’ani fe bi iznillahi ve li ya’lemel mü7minın
    167. Ve li ya’lemellezıne nefeku* ve kıyle lehüm tealev katilu fı sebılillahi evidfeu* kalu lev na’lemü kıtalel letteba’naküm* hüm lil küfri yevmeizin akrabü minhüm lil ıman* yekulune bi efvahihim ma leyse fı kulubihim* vallahü a’lemü bima yektümun
    168. Ellezıne kalu li ıhvanihim ve kaadu lev etauna ma kutilu* kul fedrau an enfüsekümül mevte in küntüm sadikıyn
    169. Ve la tahsebennellezıne kutilu fı sebılillahi emvate bel ahyaün ınde rabbihim yürzekun
    170. Ferihıyne bi ma atahümüllahü min fadlihı ve yestebşirune billezıne lem yelhaku bihim min halfihım ella havfün aleyhim ve la hüm yahzenun
    171. Yestebşirune bi nı’metim minellahi ve fadliv ve ennellahe la yüdıy’u ecral mü’minın
    172. Ellezınestecabu lillahi ver rasuli mim ba’di ma esabehümül karhu lillezıne ahsenu minhüm vettekav ecrun azıym
    173. Ellezıne kale lehümün nasü innen nase kad cemeu leküm fahşevhüm fe zadehüm ımana* ve kalu hasbünellahü ve nı’mel vekıl
    174. Fenkalebu bi nı’metim minellahi ve fadlil lem yemseshüm suüv vettebeu rıdvanellah* vallahü zu fadlin azıym
    175. İnnema zalikümüş şeytanü yühavvifü evliyaehu fe la tehafuhüm ve hafuni in küntüm mü’minın
    176. Ve la yahzünkellezıne yüsariune fil küfr* innehüm ley yedurullahe şey’a* yürıdüllahü ella yec’ale lehüm hazzan fil ahırah* ve le hüm azabün azıym
    177. İnnellezıneşteravül küfra bil ımani ley yedururlahe şey’a* ve lehüm azabün elım
    178. Ve la yahsebennelezıne keferu ennema nümlı lehüm hayrul li enfüsihimv innema nümlı lehüm li yezdadu isma* ve lehüm azabüm mühın
    179. Ma kanellahü li yezeral mü’minıne ala ma entüm aleyhi hatta yemızel habıse minet tayyib* ve am kanellahü li yutliaküm alel ğaybi ve lakinnellahe yectebı mir rusülihı mey yeşaü fe aminu billahi ve rusülih* ve in tü’minu ve tetteku fe le küm ecrun azıym
    180. Ve la yahsebennellezıne yebhalune bi ma atahümüllahü min fadlihı hüve hayral lehüm* bel hüve şerrul lehüm* seyütavvekune ma behılu bihı yevmel kıyameh* ve lillah mırasüs semavati vel ard* vallahü bi ma ta’melune habır
    181. Le kad semiallahü kavlellezıne kalu innellahe fekıyruv ve nahnü ağniya’* senektübü ma kalu ve katlehümül embiyae bi ğayri hakkıv ve nekulü zuku azabel harıyk
    182. Zalike bi ma kaddemet eydıküm ve ennellahe leyse bi zallamil lil abıd
    183. Ellezıne kalu innellahe ahide ileyna ella nü’mine li rasulin hatta ye’tiyena bi kurbanin te’külühün nar* kul kad caeküm rusülüm min kablı bil beyyinati ve billezı kultüm fe lime kateltümuhüm in küntüm sadikıyn
    184. Fe in kezzebuke fe kad küzzibe rusülüm min kablike cau bil beyyinati vez zübüri vel kitabil münır
    185. Küllü nefsin zaikatül mevt* ve innema tüveffevne ücuraküm yevmel kıyameh* fe men zuhziha anin nari ve üdhılel cennete fe kad faz* ve mel hayatüd dünya illa metaul ğurur
    186. Le tüblevünne fı emvaliküm ve enfüsiküm ve le tesmeunne minellezıne utül kitabe min kabliküm ve minellezıne eşraku ezen kesira* ve in tasbiru ve tetteku fe inne zalike min azmil ümur
    187. Ve iz ehazellahü mısakallezıne utül kitabe le tübeyyinünnehu lin nasi ve la tektümuneh* fe nebezuhü verae zuhurihim veşterav bihı semenen kalıla* fe bi’se ma yeşterun
    188. La tahsebennellezıne yefrahune bi ma etev ve yühıbbune ey yuhmedu bi ma lem yef’alu fe la tahsebennehüm bi mefazitem minel azab* ve lehüm azabün elım
    189. Ve lillahi mülküs semavati vel ard* vallahü ala külli şey’in kadır
    190. İnne fı halkıs semavati vel erdı vahtilafil leyli ven nehari le ayatil li ülil elbab
    191. Ellezıne yezkürunellahe kıyamev ve kuudev ve ala cünubihim ve yetefekkerune fı halkıs semavati vel ard* rabbena ma halakte haza batıla* sübhaneke fekına azaben nar
    192. Rabbena inneka men tüdhılin nara fe kad ahzeyteh* ve ma liz zalimıne min ensar
    193. Rabbena innena semı’na münadiyey yünadı lil ımani en aminu bi rabbiküm fe amenna* rabbena fağfir lena zünubena ve keffir anna seyyiatina ve teveffena meal ebrar
    194. Rabbena ve atina ma veadtena ala rusülike ve la tuhzina yevmel kıyameh* inneke la tuhlifül mıad
    195. Festecabe lehüm rabbühüm ennı la üdıy’u amele amilim minküm min zekerin ev ünsa* ba’duküm min ba’d* fellezıne haceru ve uhricu min diyarihim ve uzu fı sebılı ve katelu ve kutilu le ükeffiranne anhüm seyyiatihim ve le üdhılennehüm cennatin tecrı min tahtihel enhar* sevabem min ındillah* vallahü ındehu husnüs sevab
    196. La yeğurranneke tekallübüllezıne keferu fil bilad
    197. Metaun kalılün sümme me’vahüm cehennem* ve bi’sel mihad
    198. Lakinillezınettekav rabbehüm lehüm cennatün tecrı min tahtihel enharu halidıne fıha nüzülem min ındillah* ve ma ındellahi hayrul lil ebrar
    199. Ve inne min ehlil kitabi le mey yü’minü billahi ve ma ünzile ileyküm ve ma ünzile ileyhim haşiıyne lillahi la yeşterune bi ayatillahi semenen kalıla* ülaike lehüm ecruhüm ınde rabbihim* innellahe serıul hısab
    200. Ya eyyühellezıne amenusbiru ve sabiru ve rabitu vettekullahe lealleküm tüflihun

MEALİ
3 – ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ (1-100)
Medinede indirilmiş olup 200 âyet’tir. 33. âyet’inde geçen Âl-i İmran, sûreye adını vermiştir. İmrân, Hz. Meryem (a.s.)’ın babasının adı olup peygamberlik ve hikmet ocaklarından olan bir ailenin esasıdır. Bu sûrenin hâkim konusu bu ailenin temsil ettiği nübüvvet, Hz. Îsâ (a.s.) ve Hıristiyanlıktır. Tevrat, İncîl ve Kur’ân’ın aynı ilahî kaynaktan geldiği, bu kitapların müteşabih âyet’ler de ihtiva ettiği, fakat bunların din esaslarına zarar vermeyecek tarzda tefsir edilmesi gerektiği vurgulanır. Özellikle Hıristiyanlığın, bazı müteşabih, mecazî, kelimelerin yanlış tefsirine dayandığına ima edilir. Nübüvvetin esasının tevhid olduğu, bu esas üzere dinlerin şirk unsurlarından temizlenmesi gerektiği bildirilir. Ehl-i kitap diyaloğa ve hakka dâvet edilir. Daha sonra cihattan ve Uhud gazvesinden bahsedilerek bu vesile ile müminlere ebedî prensipler gösterilir. Hakkı tebliğin, onun muvaffak ve muzaffer olmasının vesileleri hatırlatılarak sûre sona erer.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1 – Elif, Lâm, Mîm.
2 – Allah o İlahtır ki Kendinden başka tanrı yoktur. Hay O’dur, kayyûm O’dur. [2,255]
el-Hay: “Her zaman var olan, diri olan ezeli ve ebedî hayat sahibi”. el-Kayyûm: “Kendi zâtı ile var olup, zevali olmaksızın kaim olan ve bütün kâinatı varlıkta tutup yöneten”
3 – Sana kitabı, gerçeğin ta kendisi ve daha önce indirilen kitapları tasdik edici olarak indiren O’dur. Bundan önce de, insanlara doğru yolu göstermek için Tevrat ve İncîl’i indirmişti. [2,41]
Âyet’teki bi’l-hakk: Gerçeğin ta kendisi, gerçek ile, yani akıl, adalet, doğruluk gereklerine uygun, gerçeğe mutabık olarak, gerçek bir gaye ile gönderdi demektir. Maksat şunu belirtmektir. Kur’ân, hakikatin, aklın ve adaletin icaplarını, insanlığın ihtiyaçlarını karşılamak üzere gönderilmiştir.
4 – Eğriyi doğrudan, hakkı batıldan ayırd eden Furkanı da indirdi. Allah’ın âyetlerini inkâr edenlere pek çetin bir azap vardır. Öyle ya, Allah daima azîzdir, (mutlak galiptir, mazlumların) intikamını alır. [2,53; 5,95; 14,47; 39,37; 32,22; 43;41; 44,16] {KM, Tesniye 32,35; Mezmurlar 94,1; Yeremya 51,56}
Furkan: Hakkı batıldan, hayrı şerden, doğruyu eğriden ayıran anlamında olarak Kur’ân-ı Kerimin isimlerinden biridir.
5 – Ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.
6 – O’dur ki annelerinizin rahimlerinde size dilediği şekli verir. Ondan başka tanrı yoktur. azîzdir, hakîmdir: (mutlak galip, tam hüküm ve hikmet sahibidir). [18,37; 22,9; 40,64; 95,4] {KM, Mezmurlar 33,15; Yeremya 1,5}
7 – Bu muazzam kitabı sana indiren Odur. Onun âyetlerinin bir kısmı muhkem olup bunlar Kitabın esasıdır. Âyetlerin bir kısmı ise müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar sırf fitne çıkarmak, insanları saptırmak ve kendi arzularına göre yorumlamak için müteşabih kısmına tutunup onlarla uğraşır dururlar. Hâlbuki onların hakikatini, gerçek yorumunu Allah’tan başkası bilemez. İlimde ileri gidenler: “Biz ona olduğu gibi inandık. Hepsi de Rabbimizin katından gelmiştir” derler. Bunları ancak tam akıl sahipleri düşünüp anlar ve şöyle yalvarırlar: [13,39; 43,4; 85,22]
8 – “Ey bizim Kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan Vehhab Sensin Sen!”
9 – “Sen, geleceğinde hiç şüphe olmayan bir günde bütün insanları bir araya toplayacaksın. Allah sözünden asla dönmez.”
Muhkem: Anlamı açık, kesin, ifade ettiği mâna tek olup, açıklanması için başka delile ihtiyaç olmayan demektir. Müteşabih: Birden fazla mâna ihtimali olduğundan, anlaşılması için başka delile ihtiyaç hissettiren, mânası hakkında kesin bir hüküm verilemeyen âyettir.
Müteşabih, şibh (benzerlik) kökünden gelip mânalar birbirine benzeyip içiçe girdiğinden şüpheye yani değişik ihtimallere yol açmayı ifade eder. İnsanın aklının, duyularının sınırlı olduğunu düşünürsek, bu konumda olan insana hitap eden ilahi kelamın müteşabihler ihtiva etmesinin kaçınılmaz olduğu açıkça ortaya çıkar. Müteşabih lafızlarla Yüce Allah, insanlara tamamını kavrayamayacakları meseleleri, teşbihlerle,
muayyen bir nisbette, farklı seviyelere göre daha farklı şekilde anlaşılacak tarzda bildirir. Müteşabihlerdeki bu izafî durum, dinin değişmez gerçeklerine zarar vermez. Zira Allah sabit gerçekler olarak, biz yükümlü insanlardan istediği akaid, ibadet, ahlâk ve ahkâma dair esasları muhkem âyetlerde bildirmiştir. Müteşabihlerle ise bazı “nisbi hakîkatleri” bildirmek istemiştir.
Beşeriyetin konumu icabı, dünyada insan hayatında, mutlak hakikatlerden çok nisbî hakikatler daha fazladır. Bir kristal âvizeyi gözönüne alalım. Onun elektrik voltajı, ampullerinin gücü değişmediği halde, etrafında oturanlar, yerlerini hafifçe değiştirince, farklı renkler ve ışınlar alırlar. Bu, âvizenin taşlarının farklı açılar verecek şekilde tıraşlanmasından ileri gelir. İşte Allah Teâla, mahdut lafızlarla, tükenmek bilmeyen mânaları, farklı seviyelerde, kıyamete kadar gelecek bütün insanlığa anlatmak, onları kitabı üzerinde düşündürmek için birçok müteşabih âyet göndermiştir. Bu kaçınılmaz durum, bir zaruretten ileri gelmiştir. Fakat unutmamak gerekir ki teşabüh ve teşbih ile olan benzetmelerde, benzetilen ile kendisine benzetilen arasında bütün yönlerden bir benzerlik aranmaz. Çeşitli yönlerden sadece biri ile olan bir benzerlik dahi, benzetmenin geçerli sayılması için yeterli sayılır. Demek ki müteşabihler hakikî müteşabih ve izâfî müteşabih kısımlarına ayrılır. Bütün çeşitlerinde, müteşabihler bir çok mânalar ifade ederler. Onun içindir ki tefsirlerde çok mânalar verilmiştir. Fakat kesin mânası, Allah’ın ilmine havale edilir.
10 – Dini inkâr edenlerin ne malları ne de evlatları, müstahak olmaları sebebiyle Allah’ın vereceği cezayı önlemede, kendilerine asla fayda veremezler. İşte onlar cehennemin yakıtıdırlar. [2,24]
11 – Tıpkı Firavun’un ve onlardan daha öncekilerin gidişi gibi. Onlar, âyetlerimizi yalanladılar, Allah da kendilerini cürümleri sebebiyle kıskıvrak yakaladı. Allah’ın cezası pek şiddetlidir.
12 – İnkâr edenlere de ki: “Siz mağlup olacak, haşredilip toplanacak ve cehenneme sürüleceksiniz.” Orası ne fena bir yataktır!
13 – Birbiriyle karşılaşan iki toplulukta size büyük bir ibret vardı: Bunlardan biri Allah yolunda vuruşuyordu. Diğeri ise kâfir idi. O kâfirler müslümanları, bizzat gözleriyle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Allah, dilediği kimseleri nusratıyla destekler. Elbette bunda görecek gözleri olanlar için alınacak ibret vardır. [8,43]
Burada iki ihtimal vardır: 1. Kâfirler, müminleri kendilerinin iki misli görüyorlardı. 2. Mü’minler kâfirleri, kendilerinin iki misli görüyorlardı. Allah böyle yapmakla kâfirlerin müminlerle savaşmalarını önlemek istiyordu. Meali, daha kuvvetli olan birinci tefsire göre verdik.
14 – Kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin hoşuna giden şeyler insanlara cazip gelmektedir. Bunlar dünya hayatının geçici bir metaından ibarettir. Asıl varılacak güzel yer ise, Allah’ın katındadır. [13,29; 38,25. 40.49]
Bu âyette zikredilen sınıflar meşrû nimetlerdir. Fakat gayr-i meşrû tarafa da sebep olma ihtimali vardır. Meşrû durumda bunları süsleyip cazip gösteren Allah Teâladır. Gayri meşrû olarak süsleyen ise, şeytan ve beşerin cehaletidir. Fena sayıp kınama bu itibarladır. Bu iştah çekici şeyler, dünya hayatını devam ettirmek ve geçip Allah’a gitmek için birer araç olarak verilmişken bunları amaç haline getirmek, Allah katındaki güzel mevkii kaybetmek, büyük ahmaklıktır. Zira böyle yapanlar hayatlarının önemli bir kısmını o zevkleri elde etme hırsı ile yanıp tutuşarak geçirirler. Sonra da onlardan ayrılıp mahrum kalmanın acısını çekerler.
15 – De ki: “Size, ihtirasla istediğiniz o şeylerden çok daha iyisini bildireyim mi? İşte Allah’a karşı gelmekten sakınan müttakiler için Rab’leri nezdinde içinden ırmaklar akan cennetler olup, kendileri orada ebedi kalacaklardır. Hem orada onlara tertemiz eşler ve hepsinin de üstünde Allah’ın rızası vardır. Allah bütün kullarını hakkıyla görmektedir. [24,32]
16 – O müttakiler: “Ey bizim Ulu Rabbimiz, biz iman ettik, günahlarımızı bağışla ve bizi cehennem azabından koru!” diye yalvarırlar.
17 – Onlar sabırlı, imanlarında sadık ve samimi, Allah’ın huzurunda itaatla divan duran, mallarını hayırda harcayan, seher vakitlerinde Allah’tan af dileyen müminlerdir.
Bu din ve bu dindarlık, bu niyazlar, bu sığınmalar, boş bir iddia, şunun bunun karşı çıkmasıyla zayıf düşecek bir dâva değil, şahitli ve belgeli bir hakikattir. İşte en başta gelen dayanağı, en büyük şahidi ve en kuvvetli delili Allah’tır.
18 – Allah’tan başka tanrı bulunmadığına şahid bizzat Allah’tır.
Bütün melekler, hak ve adaletten ayrılmayan ilim adamları da bu gerçeğe, aziz ve hakîm (mutlak galip, tam hüküm ve hikmet sahibi) Allah’tan başka tanrı olmadığına şahittirler.
Gerçek şahit, Allah’tır. Ondan başka hiçbir âlim, ne kendisine, ne de başka varlıklara tamamen şahit değildir. İnsan bilgisinde varlıkların kendilerine uygunlukları izafî, eksik ve sadece muayyen bir yöndendir. İnsanın gerek kendisinde, gerek diğer varlıklarda gerçekten bilebildiği şeyler, Hakk’ın şahitliğini, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak sezebildiği yönlerdir. Mesela: “Güneş vardır” diyen bir şahit bile, aslında, kendisi ile şahitlik ettiği güneş arasında Hak Teâlanın koyduğu ölçüye uymaktan başka bir şey yapmış değildir.
19 – Allah katında hak din, İslâmdır.
O Ehl-i kitabın ihtilafları, kendilerine gerçeği bildiren ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki haset ve ihtiras yüzünden olmuştur. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilsinler ki,
Allah onların hesabını çabuk görür. [2,112]
İslâm üç anlama gelir:
1. İtaat edip boyun eğmek. 2. Silm’e, yani barışa girmek, selâmete kavuşmak. 3. İbadette tam samimi olmak, ihlas ile hareket etmek.
20 – Buna karşı seninle münakaşaya kalkışanlara de ki:
“Ben yüzümü, özümü Allah’a teslim ettim. Bana bağlı olanlar da O’na teslim oldular.”
O Ehl-i kitapla, kitap ehli olmayan ümmîlere (müşriklere) de ki: “Siz de teslim olup müslüman olmaya var mısınız?”
Eğer hakka teslim olup İslâma girerlerse doğru yolu bulmuş olurlar.
Yok, eğer yüz çevirirlerse, sana düşen görev, sadece hakkı tebliğdir. Allah kullarını hakkıyla görür.
Bu âyet, Kur’ân’ın bütün insanlığa hitap eden evrensel bir tebliğ olduğunu gösterir. Zira buradaki tasnifin dışında insan topluluğu yoktur. Ehl-i kitap: Hıristiyanlar, Yahudiler gibi kutsal semâvi kitapları olanlar; ümmîler ise: genel olarak müşrikler ve arap müşrikleri gibi kitapsız dinlere mensup olanlardır. Ayırım Arap – Arap olmayan tarzında değil, böyle pek kapsamlı bir tasnif ile yapılmıştır.
21 – Allah’ın âyetlerini inkâr edenleri, nâhak yere peygamberleri öldürenleri, adaleti isteyip yaymak isteyenlerin canlarına kıyanları, can yakıcı bir ceza ile müjdele!
22 – İşte onların bütün yaptıkları, dünyada da, âhiret’te de boşa gitmiştir. Kendilerini bu halden kurtaracak hiç bir yardımcıları da yoktur onların.
23 – Baksana o kendilerine kitaptan bir pay verilenlere!
Aralarında hakem olması için Allah’ın kitabına dâvet ediliyorlar da, sonra onlardan bir grup yüzçevirerek dönüp gidiyorlar.
Burada şu hâdiseye işaret edilmektedir: Yahudilerden, soylu aileye mensup bir erkekle bir kadın zina etmişlerdi. Kendi şeriatlarına göre recmetmeleri gerekiyordu. Onları kurtarma ümidiyle, daha hafif bir ceza verir düşüncesiyle dâvayı Hz. Peygamber (a.s.)’a getirince o da recim hükmünü verdi. Kabul etmeyip “Bize göre cezaları yüzlerine kara çalıp dolaştırmaktır” dediler. Hz. Peygamber Tevrat’ı getirip okumalarını istedi. Gerçek ortaya çıkınca Tevrat’a göre recmedildiler.
24 – Bunun sebebi onların: “Cehennem ateşi bize sayılı günler dışında asla dokunmayacaktır” iddialarıdır.
Uydurdukları bu gibi şeyler, dinleri hakkında kendilerini aldatmıştır. [2,80]
25 – Gerçekleşeceğinden hiçbir şüphe bulunmayan o kıyamet gününde, kendilerini bir araya topladığımız
ve her şahsa, yaptığının karşılığının tam verilip, asla haksızlığa uğratılmadığı o gün gelince halleri ne olacak? [2,279]
26 – De ki: “Ey mülk ve hakimiyet sahibi Allah’ım!” Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın.
Dilediğini aziz dilediğini, zelil kılarsın.
Her türlü hayır yalnız Senin elindedir.
Sen elbette her şeye kadirsin.
27 – Geceyi gündüze katar günü uzatırsın, gündüzü geceye katar geceyi uzatırsın.
Ölüden diri, diriden ölü çıkarırsın.
Sen dilediğin kimseye sayısız rızıklar verirsin.” [6,95; 10,31; 30,19]
28 – Müminler, müminleri bırakıp, kâfirleri velî edinmesinler.
Kim böyle yaparsa, Allah ile ilişiğini kesmiş olur.
Ancak onlar tarafından gelebilecek bir tehlike olursa başka!
Allah sizi, kendisine isyan etmekten sakındırır.
Dönüş yalnız Allah’adır.
Velî: Hâmi, koruyucu, dost, yönetici, bir kimsenin işlerini deruhde eden, destekleyip yardım eden anlamlarına gelir. Yasaklanan dostluk, kâfirlere gönülden bağlanmak, müminleri bırakıp onlara sevgi beslemektir. Bu, müslüman yöneticilerin, diğer müslümanların aleyhine olmamak şartıyla, kâfirlerle anlaşma imzalamalarına ve meşrû maksadlarda işbirliği yapmalarına mani değildir.
29 – De ki: “İçinizdekini gizleseniz de, açıklasanız da mutlaka Allah onu bilir.
Bütün göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah, her şeye kadirdir.” {KM, Vahiy 2,23}
30 – Gün gelecek, her kişi gerek hayır olarak, gerek kötülük olarak ne işlemişse, hepsini önünde bulacak.
Yaptığı kötülükten bucak bucak kaçmak isteyecek.
Allah sizi, Zatına karşı gelmekten sakındırır.
Doğrusu Allah kullarına karşı pek şefkatlidir.
31 – Ey Resûlüm, de ki: “Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah gafurdur, rahimdir (çok affedicidir, engin merhamet ve ihsan sahibidir).
Allah’ı sevmek, insanın yaratılışının en yüce hedefidir. Dolayısıyla İslâm’ın insanları kendisine doğru sevkettiği en yüksek gayedir. Bu âyet şu kesin kıyası içeriyor: “Eğer Allah’ı seviyorsanız, Habîbullaha uyacaksınız. Ona uyulmazsa demek ki Allah’ı sevmiyorsunuz” Bunun zıddı şudur: “Ben Allah’ı severim, ama emrini dinlemem, O’nun sevdiğini sevmem. O’nu sevenleri, O’nun yolunu gösterenleri, O’nun seçip gönderdiklerini sevmem” demektir ki, bu da: “Ben, kendimden başka hiçbir şeyi sevmem; tevhid yolunda yürümek istemem” demektir.
Bu kâinatı kudret, kemâl ve cemâlinin tecellileriyle böylesine güzel yaratan, bunca nimetleriyle kullarına lütuflarda bulunan Allah, elbette onlardan bir teşekkür bekler. Elbette, insanlar içinde en seçkin birini onlara rehber ve mükemmel bir örnek yapar. Böylece ondaki güzelliklerin, öbür insanlara da yansımasını ister.
32 – De ki: “Allah’a ve Resûlullaha itaat ediniz.
Şayet yüzçevirirlerse, bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” [3,132; 8,1.20.46; 58,13] {KM, Luka 10,16}
33-34 – Gerçek şu ki Allah Âdem’i, Nûh’u, İbrâhim ailesi ile İmran ailesini, birbirinden gelen tek zürriyet halinde bütün insanlardan süzüp onlara üstün kılmıştır.
Allah semî’dir, alîmdir (herşeyi hakkıyla işitir, mükemmel tarzda bilir). [2,47; 66,12] {KM, Çıkış 2,1; 6,20; 15,20}
Bu ailelerden maksat, onların neslinden gelen peygamberlerdir.
Âl: yakınlıkta ve tutulan yolda herhangi bir insana mensup olan kimseler, “âile, hanedan” demektir. Âl-i İbrâhim, 2,124 gereğince ilahî ahdin içinde olanlar, onun zalim olmayan nesli ve özellikle Hz. Muhammed Mustafa (a.s.m) dır. İmran ise: Hz. Îsâ’nın anne tarafından dedesi, yani Hz. Meryem’in babasıdır.
35 – Hani bir vakit İmran’ın hanımı şöyle demişti: “Ya Rabbî, karnımda taşıdığım çocuğumu sana adadım, her türlü bağdan âzade olarak senin yoluna hizmet edecektir.
Adağımı lütfen kabul buyur. Şüphesiz (duaları işiten, niyetleri bilen) semî ve alîm yalnız Sen’sin!”
36 – Derken onu doğurunca da: “Ya Rabbî, dedi, ben bir kız doğurdum.
-Zaten Allah ne doğurduğunu pek iyi biliyordu-, erkek evlat, elbette kız gibi değildir.
Ben onun adını Meryem koydum. Onu da, onun neslinden gelecekleri de o mel’un şeytanın şerrinden korumanı niyaz ediyorum.”
37 – Rabbi onu güzellikle kabul buyurdu ve pek güzel bir tarzda yetiştirdi.
Onu Zekeriyya’nın eğitim ve himayesine verdi.
Zekeriyya onun yanına Mâbede ne zaman girse beraberinde yiyecekler bulurdu.
“Meryem! Bu yiyecekleri nereden buluyorsun!” deyince de o: “Bunlar Allah tarafından gönderiliyor. Muhakkak ki Allah dilediğine sayısız rızıklar verir.” derdi.
Mâbed: Âyette mihrab diye geçer. Mâbedin ön tarafında ibadet esnasında imamın durduğu yere denir. Zikr-i cüz irade-i kül (bir bütünün, parçasını söyleyerek tamamını kasdetme) kabilinden mescid ve mabed hakkında da kullanılabilir. Burada maksat, mâbedde merdivenle çıkılan bir mahfel olmalıdır. Hz. Meryem’e rızık geldiğini bildiren bu âyet, kerâmetin hak olduğuna delil teşkil etmektedir.
38 – İşte o sırada Zekeriyya Rabbine niyaz edip “Ya Rabbî, dedi, bana Senin tarafından tertemiz, hayırlı zürriyet ihsan eyle.
Şüphesiz ki Sen duaları işitip icabet edersin.”
Bu Zekeriyya (a.s.) ile, Tevrat ekinde (Eski Ahid Kitapları arasında) kendisine bu isimde Zekarya kitabı atfedilen zat arasında hiçbir ilişki yoktur.
39 – Zekeriyya mihrabta namaz kılmakta iken melekler kendisine seslenip: “Allah sana, Allah’tan bir kelimeyi tasdik edecek, hem efendi, hem gayet zahid, hem peygamber olacak olan Yahya’yı müjdeler” dediler. [3,45; 4,171]
Müfessirlerin ekseriyetine göre kelimeden maksat, Hz. Îsâ (a.s.) dır. Kün (ol) emri ve kelimesiyle, babasız olarak yaratıldığı için böyle denilmiştir. Bununla beraber başka yorumlar da vardır.
40 – O: “Ya Rabbî, dedi, nasıl benim çocuğum olabilir ki ihtiyarlık başıma çökmüş, hanımım ise kısır hale gelmiştir?”
Allah: “Böyle de olsa, Allah dilediğini yapar” buyurdu.
41 – O: “Ya Rabbî, bana oğlum olacağına dair bir alâmet bildirir misin?” deyince, Allah: “Senin işaretin şudur:
“Üç gün müddetle halkla işaretleşme dışında konuşmayacaksın. Rabbini çok çok zikret, sabah akşam onu tesbih ve tenzih et!” buyurdu. {KM, Luka 1,20}
42 – Hani Melekler dediler ki: “Meryem! Muhakkak ki Allah seni seçti. Seni tertemiz kıldı hatta seni dünyadaki bütün kadınlara üstün kıldı. [7,144] {KM, Hakimler 5,24. Luka 1,42.28}
Onun devrindeki kadınlardan üstün olduğunu gösterir.
43 – “Meryem! Saygı dolu bir gönülle huzurunda durup Rabbine ibadet et, secdeye kapan ve rükû edenlerle beraber rükû et.”
44 – İşte bunlar gayb kabîlinden haberler olup onları Biz sana vahyediyoruz.
Yoksa onlar Meryemi kimin himaye edeceğine dair kur’a çekerlerken ve birbirleriyle tartışırlarken sen yanlarında bulunmuyordun. [11,49; 12,102]
Bu âyet, Kur’ân’ın vahyedilmesinden önce, bu hadiselerin Hz. Peygamber (a.s.) ve kavmi tarafından bilinmediğini açıkça göstermektedir.
45 – Gün geldi, melekler ona: “Meryem! Allah, Kendisi tarafından bir kelime vereceğini sana müjdeliyor.
Adı Îsâ, lakabı Mesih, sıfatı Meryem oğludur.
Dünyada da âhirette de itibarlı, Allah’a en yakın kullardan olacaktır. {KM, Luka 1,26-38; Matta 1,16; Yuhanna 1,41}
Ağızdan çıkan mânalı bir ses veya kitapta yazılı mânalı yazı kelime olduğu gibi, âleme bakıldığı zaman, bakışta seçkinleşen ve gözden gönüle geçip duygu tesiri altında az çok bir mâna telkin eden varlıklar ve görünen yaratıklar da birer kelimedirler ki Hz. Îsâ (a.s.) bunlardan biri idi ve Meryem’e böyle bir te’sir ile gelmişti. Îsâ, Allah’tan bir kelimedir, fakat kelimelerin tümü değildir. Allah’tan bir kelimeye, “Allah’ın bir kelimesi” denebilirse de “Allah” denemez.
46 – Beşiğinde de, yetişkinliğinde de insanlara hitap edip onlarla konuşacak, salih insanlardan olacaktır. [5,110; 19,29] {KM, Matta 21, 16}
47 – Meryem: “Ya Rabbî, bana hiçbir erkek eli değmediği halde nasıl olur da çocuğum olabilir?” deyince, Allah şöyle buyurdu:
“Öyle de olsa, Allah dilediğini yaratır; Zira O, bir şeyin var olmasına hüküm verince sadece “ol” der, o da derhal oluverir.” [2,117; 3,59; 19,35] {KM, Luka 1,34}
48-49 – (Melekler Hz. Îsâ hakkında Meryem ile konuşurken onun şu sıfatlarını da ilave ettiler:)
“Allah ona kitabı (yazmayı), hikmeti, Tevrat ve İncîl’i öğretecektir.
Onu İsrailoğullarına resul olarak gönderecek, o da onlara şöyle diyecektir: “Size Rabbiniz tarafından bir mûcizeyle gönderildim:
Ben size çamurdan kuş şekline benzer bir şey yapar içine üflerim, o da Allah’ın izniyle hemen kuş oluverir.
Keza ben anadan doğma körü ve abraşı iyileştirir, hatta Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim.
Evlerinizde ne yediğinizi ve biriktirip sakladıklarınızı da bilirim.
Eğer inanmaya niyetiniz varsa, elbette bunlarda sizin için alacak dersler vardır. [5,110] {KM, Markos 7,32-35; Matta 15,30; 8,1-3; Luka 17,12-14}
Burada kitab, “kitabet, yazı yazmak” anlamında masdardır. Demek ki Hz. Îsâ yazı yazmasını bilir bir bilgin idi.
50 – Keza ben, benden önceki Tevrat’ı tasdik etmek ve size (Mûsâ Şerîatinde) haram kılınan bazı şeyleri mübah kılmak için geldim.
Doğrusu ben size Rabbiniz tarafından bir mûcize getirdim.
Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin.” [43,63] {KM, Matta 5,17; 15,20}
Hz. Mûsâ (a.s.) dan sonra gelen Benî İsrail peygamberleri, esas itibariyle onun şeriatını uygularlar. Ancak tâli meselelerde, zamanın ihtiyaçlarını gözönünde bulundururlardı. Hz. Îsâ da böyle yapmıştı.
51 – Şüphe yok ki Allah hem sizin, hem de benim Rabbimdir. Öyleyse, yalnız O’na ibadet edin. İşte doğru yol budur. {KM, Yuhanna 20,17; 4,23-24}
52 – Ne zaman ki Îsâ onların inkârlarında ısrar ettiklerini hissetti, “Allah’a giden yolda bana yardım edecek kim var?” dedi.
Havâriler: “Allah yolunda yardımcılar biziz. Biz Allah’a iman ettik. Ey Îsâ, bizim müslüman olup Allah’a itaat ettiğimize sen de şahid ol!” [5, 111-112; 61,14] {KM, Yuhanna 6,66-71}
Havâri: İnsanın en seçkin, en has dostu, yardımcısı mânasına gelir.
53 – “Ya Rabbenâ! İndirdiğin kitaba iman edip Elçinin yolunu tuttuk. “Sen de bizi, birliğini ve nebîlerini tanıyan şahitlerle birlikte yaz” dediler. {KM, Luka 24,48; Yuhanna 15,27; Resullerin işleri 1,8}
54 – Öbürleri ise hileler yaptılar, komplolar hazırladılar.
Allah da onların hilelerini, komplolarını boşa çıkardı.
Allah, hileleri boşa çıkarmakta pek güçlüdür. [8,30; 13,42; 27,50; 86,16]
55 – O zaman Allah şöyle buyurmuştu: “Îsâ! seni öldürecek olan, onlar değil Benim.
Seni Kendi nezdime yükseltecek, seni inkârcıların içinden kurtarıp temize çıkaracak ve sana tâbi olanları ta kıyamete kadar kâfirlere üstün kılacak olan da Benim.
Sonra hepinizin dönüşü Bana olacak.
Ben de aranızda ihtilaf ettiğiniz konularda hükmümü vereceğim. [4,158; 19,56-57]
56 – Hâsılı, inkâr edenleri hem dünyada, hem âhirette şiddetli bir azab ile cezalandıracağım.
Onları bu azaptan kurtarabilecek yardımcılar da bulunmayacaktır.
57 – İman edip makbul ve güzel işler yapanların ise mükâfatlarını tam tamına ödeyecektir. Allah zalimleri sevmez.
58 – Ey resûlüm, işte bunlar, bu vak’alar, sana bildirdiğimiz âyetlerden ve hikmet dolu Kur’ân’dandır.
59 – Allah yanında Îsâ’nın durumu, aynen Âdem’in durumu gibidir.
Allah Âdem’i topraktan yaratıp “ol” dedi, o da derhal oluverdi.
60 – Hakikat, Rabbinin tarafından gelir. Bunda hiçbir tereddüdün olmasın.
61 – Artık sana bu ilim geldikten sonra, kim seninle Îsâ hakkında tartışmaya girerse de ki:
“Haydi gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, hanımlarımızı ve hanımlarınızı ve bizzat kendimizi ve kendinizi çağırıp, sonra da gönülden Allah’a yalvaralım da bu konuda kim yalancı ise Allah’ın lânetinin onların üzerine inmesini dileyelim.”
Bu âyete “mübahele” âyeti denir. Mübahele: “Hangi taraf yalancı ise Allah’ın ona lânet etmesini bütün kalbiyle istemek” demektir. Hicri 9. yılda Necran Hıristiyanlarını temsil eden 70 kişilik heyet, başlarında dinî ve dünyevî liderleri olarak Medineye gelip tartışmıştı. Delilden anlamamaları karşısında Hz. Peygamber (a.s.) mübaheleyi teklif edince, düşünmek için mühlet istediler. Bunu kendileri için tehlikeli bulup kabul etmediklerini bildirmek üzere Hz. Peygamberin yanına geldiklerinde baktılar ki O Hüseyin’i kucağına almış, Hasan’ın elinden tutmuş, Hz. Fatıma ile Hz. Ali’yi arkasına almış “Ben dua edince siz de “âmin” dersiniz diyor. Hey’et başkanı mübaheleyi kabul etmeyip cizye vererek İslâm hâkimiyeti altında yaşamayı benimsediklerini bildirdi. Hz. Peygamber de onlara, kendilerine verilen hakları ve yükümlülükleri bildiren bir emanname yazdı.
62 – İşte sözün doğrusu budur.
Yoksa Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.
Allah hiç şüphesiz azîzdir, hakîmdir. (Mutlak galip, tam hüküm ve hikmet sahibidir).
63 – Eğer yüz çevirirlerse, muhakkak ki Allah o fesatçıları hakkıyle bilir.
64 – De ki: “Ey Ehl-i kitap! Bizimle sizin aramızda birleşeceğimiz, müşterek ve âdil şu sözde karar kılalım:
“Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim.
O’na hiçbir şeyi şerik koşmayalım, kimimiz kimimizi Allah’ın yanında rab edinmesin.”
Eğer bu dâveti reddederlerse: “Bizim, Allah’ın emirlerine itaat eden müminler olduğumuza şahid olun” deyin.
Bu dâvet, Kur’ân’ın, Hıristiyanlar başta olarak bütün dinlere yönelttiği evrensel bir çağrıdır. Bunda muhtelif milletlerin, farklı dinlerin, çeşitli vicdanların temelli bir vicdanda, hak bir sözde nasıl birleşebilecekleri ve İslâm’ın insanlık âlemine ne kadar geniş, ne kadar açık bir hidâyet yolu, bir hürriyet kanunu öğrettiği görülmektedir.
65 – Ey Ehl-i kitap! Tevrat da, İncîl de kendisinden çok sonra gönderildikleri halde, ne diye İbrâhim hakkında iddialaşıyorsunuz?
Buna da mı akıl erdiremiyorsunuz?
66 – Haydi diyelim ki az çok bildiğiniz konularda tartışıyorsunuz.
Peki ne diye hakkında bilginiz olmayan hususlarda tartışıyorsunuz?
Halbuki işin doğrusunu Allah bilir, siz bilemezsiniz.
67 – İşte bu konudaki gerçek şudur: İbrâhim ne Yahudi, ne Hıristiyan değildi,
Lâkin o batıl dinlerden uzaklaşmış, tertemiz halis bir müslüman idi,
Ve asla müşriklerden olmamıştı.
68 – İnsanlar içinde İbrâhim’e en yakın olanlar, ona tâbi olanlar,
bu Peygamber ve bu Peygambere iman edenlerdir.
Allah müminlerin dostudur.
69 – Ehl-i kitaptan bir kısmı, sizi inancınızdan saptırmak istedi.
Halbuki onlar sadece kendilerini saptırırlar da bunun farkına bile varmazlar.
70 – Ey Ehl-i kitap! Siz de yanınızdaki kitaplarda doğruluğuna tanık olup dururken, Allah’ın âyetlerini ne diye inkâr ediyorsunuz?
71 – Ey Ehl-i kitap! Niçin bile bile hakkı batıl ile karıştırıyor,
niçin bile bile hakikati gizliyorsunuz?
72-73 – Ehl-i kitaptan bir gûruh birbirlerine, şöyle dediler:
“Şu müslümanlara indirilen Kitaba günün başlangıcında (zahiren) iman edin, sonunda da inkâr edin,
Olur ki onlar da şüpheye düşüp dinlerinden dönerler.
Ve bir de kendi dininize tâbi olandan başkasına sakın ha güvenmeyin!”
Ey Resûlüm, de ki: Doğru yol, Allah’ın yoludur”
Yine onlar kendi aralarında: “Size verilen vahyin, başkalarına da verildiğine
Veya Rabbinizin huzurunda müslümanların karşı delil getirip sizi mağlup edeceklerine inanmayın” derler.
De ki: “Lütuf Allah’ın elindedir, dilediğine ihsan eder.
Allah Vâsi ve alîmdir (lütfu boldur, her şeyi hakkıyla bilir). [57,29]
74 – Rahmetini, nübüvvetini dilediği kuluna has kılar. Allah büyük lütuf ve inâyet sahibidir.”
75 – Ehl-i Kitaptan öylesi vardır ki kendisine yüklerle altın emanet bıraksan onları sana öder.
Ama öylesi de vardır ki, bir altın bile versen başında dikilip durmadıkça onu sana geri vermez.
Bunun sebebi, onların: “Ümmîler hakkında ne yaparsak mübahtır, ondan dolayı sorumlu olmayız.” demeleridir.
Onlar bile bile, Allah hakkında yalan uydururlar. [3,14]
“Ümmîler” kelimesi ile onlar burada, Yahudi olmayan ve kendi çevrelerinde bulunan “Araplar”ı kasdediyorlardı.
76 – Hakikat öyle değil, kim ahdini yerine getirir ve haramlardan sakınırsa, bilsin ki Allah da o sakınanları sever.
77 – Önemsiz bir menfaat karşılığında,
Allah’a verdikleri ahdi ve yeminlerini bozanların âhirette hiçbir nasipleri yoktur.
Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak.
Onların yüzlerine bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır.
Onların hakkı çok acı bir azaptır.
78 – Ehl-i kitaptan bir kısmı da, aslında kitaptan olmadığı halde,
Sizin kitaptan zannetmeniz için,
Okurken ağızlarını dillerini eğip bükerler (bazı kelimelerin telaffuzunu değiştirirler).
Bir şeyler söyleyip “Bu Allah tarafındandır” derler. Hâlbuki o, Allah tarafından değildir.
Bile bile Allah adına yalan uydururlar. [2,75]
79 – Allah’ın kendisine kitap, hüküm, nübüvvet verdiği hiçbir insanın kalkıp da halka: “Allah’ın yanısıra bana da kul olun” deme yetkisi yoktur.
Lâkin o insanlara: “Öğretmekte ve okuyup okutmakta olduğunuz kitap sayesinde rabbanî olun” der.
Hüküm: İlim, anlayış gücü, Allah’ın hükmünü infaz etme yetkisi;
Rabbânî: Fakih, âlim, muallim, eğitimci, ilmi ile âmil olan kimse demektir.
80 – Ve o size: “Melekleri ve peygamberleri rab edinin” diye bir emir de vermez.
Siz Allah’a boyun eğen müslüman olduktan sonra,
Hiç kalkıp sizin küfre sapmanızı emreder mi?
81 – Hem Allah, vaktiyle peygamberlerden
“size kitap ve hikmet vermemden sonra,
Sizin yanınızda bulunan kitabı tasdik edici bir peygamber geldiğinde, mutlaka ona inanıp yardımcı olacaksınız”
diye söz almıştır.
Allah: “Bunu kabul ettiniz, bu ağır yükümü sırtınıza aldınız mı?” dediğinde onlar: “Kabul ettik” diye kesin söz verince,
Allah Teâlâ: “Siz de şahit olun, zaten Ben de sizinle beraber şahitlik edeceğim” buyurdu. [33,7; 7,172]
Yüce Allah bu mîsakı vahy ile almıştır. O, gönderdiği her peygambere, Hz. Muhammed (a.s.) ın vasıflarını bildirmiş ve ona ulaştığı takdirde destek verme sözü almıştır. Ayrıca onların da kendi ümmetlerine bu gerçeği bildirmelerini istemiştir. “Sonra size (…) peygamber geldiğinde” hitabının asıl muhatapları Hz. Peygamberin çağdaşı olan Ehl-i kitaptır.
82 – Artık kim bundan sonra haktan yüz çevirirse, işte onlar dinden çıkmış fâsıklardır.
83 – Göklerde ve yerde bulunan kim varsa, gerek isteyerek, gerek istemeyerek Allah’a itaat ederken,
Hepsi döndürülüp O’na götürülürken,
Onlar kalkıp Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar?
84 – De ki: “Biz Allah’a iman ettik.
Bize indirilen vahye, İbrâhim’e, İsmâil’e İshak’a, Yâkub’a ve torunlarına indirilen
keza Mûsâ’ya, Îsâ’ya, hasılı bütün peygamberlere Rableri tarafından verilen vahiylere de iman ettik.
(Peygamberlikleri noktasında) onlar arasında hiçbir ayrım yapmayız ve biz yalnız Allah’a teslim oluruz. [2,136]
85 – Kim İslâm’dan başka bir din ararsa,
Bilsin ki bu din asla ondan kabul edilmeyecek
Ve o âhirette ziyan edenlerden olacaktır.
86 – Kendilerine kesin ve açık deliller gelmiş ve Resulün hak peygamber olduğuna şehadet etmiş iken,
imanlarından sonra küfre sapan bir topluluğu hiç Allah hidâyete erdirir mi?
Yok, yok! Allah, zalimler güruhunu cennete giden yola koymaz, emellerine kavuşturmaz.
Zalimler, iradeleriyle küfrü tercih ettikleri müddetçe, Allah onlara hidâyet vermez. Yahut “Onlar kâfir olarak ölürlerse Allah onları, cennete giden yola koymaz” demektir (Nesefi)
87 – Böylelerinin cezası, Allah’ın, meleklerinin ve bütün insanların lânetine uğramaktır.
88 – Onlar bu lânetin içinde ebedî kalacaklardır.
Ne cezaları hafifletilecek, ne de yüzlerine bakılacaktır.
89 – Ancak daha sonra tövbe edip nefislerini ıslah edenler, bu hükmün dışındadır. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).
90 – İmanlarından sonra küfre sapanların, sonra inkârda daha da ileri gidenlerin
Tövbeleri asla kabul edilmez.
İşte asıl sapıklar bunlardır. [4,18]
91 – İnkâr yoluna sapan ve kâfir olarak can veren kimseler, kurtuluş fidyesi olarak dünya dolusunca altın verseler de,
Mümkün değil, hiçbirinden kabul edilmeyecektir.
Bunların hakkı, çok acı bir azaptır ve kendilerini bundan kurtaracak olan da yoktur. [2,123; 14,31; 5,36]
92 – Sevdiğiniz mallarınızdan Allah yolunda harcamadıkça “fazilet” mertebesine ulaşamazsınız.
Bununla beraber her ne infak ederseniz, Allah mutlaka onu bilir.
Birr: “fazilet, iyilik, hayır” demektir. Bu vasfı haiz olan kimseye berr (çoğulu: ebrar) denir. Müminin ibadetinin özünde Allah sevgisi olup O’nun rızasını her şeyden üstün tutmalıdır. Ebrar defterine kaydedilmek için, kişinin sevdiği şeyleri Allah yolunda harcaması gerekir. Yoksa takvâ, bazı şeklî tarafları tamamlamakla elde edilmez.
93 – Tevrat indirilmeden önce, İsrail’in (yani Yâkub’un) kendi nefsine haram kıldığı hariç, diğer bütün yiyecekler İsrailoğullarına helâl idi.
De ki: İşte meydan! İddianızda samimi iseniz Tevrat’ı getirip okuyun!
94 – Artık kim bundan sonra Allah adına yalan söylerse, işte onlar zalimlerin tâ kendileridir.
95 – Sen: “Sadakallah: Allah sözün doğrusunu söyledi.” de.
Haydi bakalım Allah’ı bir tanıyarak İbrâhimin dinine uyun.
Pek iyi bilirsiniz ki o, asla müşriklerden olmamıştı.
96 – İbadet yeri olarak yeryüzünde yapılan ilk bina Mekkedeki Kâbe olup, pek feyizlidir, insanlar için hidâyet rehberidir. [2,125]
Kıble ilkin Mescid-i Aksa iken, hicretten bir buçuk yıl sonra Kâbe olarak değiştirilmişti. Yahudiler “peygamberlerin kıblesi değiştirildi” diye itiraz ettiler. Bu âyet Hz. İbrâhim tarafından Mekkede bina edilen Kâbenin daha kıdemli bir kıble olduğunu hatırlatarak itirazlarını cevaplandırmaktadır. Hz. Süleyman tarafından, M.Ö. bin yıllarında yaptırılan Mescid-i Aksa ile Kâbe arasında yaklaşık bin yıl kadar bir zaman vardır.
97 – Orada apaçık alametler ve deliller, İbrâhimin makamı vardır. Kim Beytullaha girerse korkudan emin olur.
Ziyarete gücü yeten herkese Beytullahı ziyaret etmek, Allah’ın onun üzerindeki hakkıdır.
Nankörlük edip bu hakkı tanımayana Allah’ın hiçbir ihtiyacı yoktur, o bütün âlemlerden müstağnidir. [29,67; 106,3-4]
Kâbede karşılaşılan birçok işaret ve makbuliyet delili vardır. Verimsiz bir yerde olmasına rağmen, orada rızık sıkıntısı çekilmemesi, her taraftan ziyaretçi gelmesi, bütün Arap yarımadasında 2500 yıl kadar öncesinden beri etrafta anarşi sürerken yılda dört ay Kâbe ve çevresinde tam güvenliğin hakim olması, M.S. 571 yılında Kâbeyi yıkmaya gelen Ebrehe ordusunun perişan olması gibi mûcizevi durumlar hatırlatılıyor.
98 – De ki: Ey Ehl-i Kitap, niçin Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz? Hâlbuki Allah yaptığınız her şeyi görmektedir. {KM, Yeremya 29,23}
99 – De ki: Ey Ehl-i Kitap! Siz gerçeği görüp bildiğiniz halde, niçin Allah’ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek iman edenleri Allah yolundan menediyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
100 – Ey iman edenler! Eğer Ehl-i Kitaptan bir kısmına uyacak olursanız, iyi bilin ki onlar sizi imanınızdan sonra küfre çevirmek isterler. [2, 109; 4,89; 3,72]
3 – ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ (101-200)
101 – Sizler nasıl küfre dönebilirsiniz ki önünüzde Allah’ın âyetleri okunuyor, aranızda Allah’ın resulü bulunuyor?
Kim Allah’a gönülden sımsıkı bağlanırsa muhakkak ki o doğru yola konulmuştur. [57,8-9]
102 – Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekirse öylece sakının.
Ona lâyık olduğu tazimi gösterin ve ancak O’na teslim olan müslüman olarak can verin.
103 – Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın.
Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın:
Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve onun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz.
Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı.
Allah size âyetlerini böylece açıklıyor, ta ki doğru yola eresiniz. [8,63]
İslâm’dan önce Arabistanda insan hayatının hiç değeri kalmamıştı. En ufak sebeple insanlar vicdansızca öldürülüyordu. Kabîle savaşlarının, kan dâvalarının sonu gelmiyordu. Meselâ Medinedeki Evs ve Hazrec kabileleri 120 yıldan beri sürekli savaş halinde idiler. İslâm sayesinde birbirlerinin kardeşi oldular.
104 – Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun.
İşte selâmet ve felahı bulanlar bunlar olacaklardır. [3,110.114; 7,157; 9,71.112; 22,41; 31,17]
105 – Kendilerine kesin delillerin gelmesinden sonra bölünüp ihtilafa düşenler gibi olmayın. Onlar için büyük bir azap vardır.
106 – Gün gelecek, birtakım yüzler ağaracak, bir takım yüzler ise kararacak.
Yüzleri kararanlara: “Siz misiniz denecek, imanınızdan sonra inkâra sapanlar? Tadın bakalım inkârınız sebebiyle bu acı azabı!” [75,22-25; 80,38-41; 88,2-8]
107 – Yüzü ak olanlar ise Allah’ın rahmetindedirler. Hem de orada ebedi kalacaklardır.
108 – İşte bunlar Allah’ın âyetleridir ki onları sana hakkı gerçekleştirmen için Biz okuyoruz.
Çünkü şu kesindir ki Allah insanlara zulmetmek istemez.
109 – Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır, ve bütün işler sonunda O’na raci olur, bütün işleri O hükme bağlar.
110 – Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz:
İyiliği yayar, kötülüğü önlersiniz, çünkü Allah’a inanırsınız.
Ehl-i kitap da bu imana gelseydi, elbette kendileri için iyi olurdu.
İçlerinden iman edenler varsa da ekserisi dinden çıkmış fâsıklardır. [2,143]
Hz. Muhammed ümmetinin ayırıcı özelliği: Tevhid, iyiliği yayma ve kötülüğü önleme olarak bildirilip bu itibarla en hayırlı ümmet vasfını kazandığı vurgulanıyor. İyilik diye çevirdiğimiz ma’ruf: İslâm’ın ve aklın meşrû ve makbul saydığı şeydir. Kötülük, yani münker ise: İslâm’ın ve aklın gayri meşrû, kötü saydığı şeydir. Bu görev, yalnız yöneticilerin değil, imkânlarına göre bütün müminlerindir. Hayırlı ümmet olmak için, çoğunluğun bu vasfı taşıması gerekir. Ehl-i kitabın kınanmasının sebebi, çoğunluğun kötü tarafta yer alıp, az olan iyilerin de bu görevi terketmeleri idi.
111 – Onlar size hiçbir zarar veremezler, olsa olsa incitirler.
Sizinle savaşacak olurlarsa, arkalarını dönüp kaçarlar.
Kendilerine yardım eden de bulunmaz.
112 – Allah’tan gelmiş olan bir ipe ve insanlar tarafından uzatılan bir ipe (sisteme) tutunmaları müstesna,
onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, üzerlerine zillet damgası vurulmuştur.
Allah’ın gazabına uğramış, meskenete mahkûm edilmişlerdir.
Bu, onların Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri ve nahak yere peygamberleri öldürmeleri sebebiyle olmuştur.
Çünkü âsi olmuşlar ve haddi aşmışlardır.
Yani: Onların dünyada elde ettikleri güvenlik, kendileri tarafından kazanılmış değil, başkalarının yardımı sayesinde olmuştur. Onlar bu güvenliği ya Allah’ın hükmüne göre müslümanlardan veya başka sebeplerle gayri müslim devletlerden almaktadırlar.
113 – Ehl-i kitabın hepsi bir değildir.
Onların içinde öyle dosdoğru bir cemaat vardır ki,
Gece saatlerinde Allah’ın âyetlerini okuyarak secdelere kapanırlar. {KM, Mezmurlar 42,9; 77,3; 134,2. Resullerin işleri 16,25}
114 – Bunlar Allah’ı ve âhireti tasdik eder, iyiliği yayar, kötülükleri önler ve hayırlı işlere yarışırcasına koşarlar.
İşte onlar salihlerdendirler. [3,110]
115 – Yaptıkları hayır ve iyiliklerden, mükâfatsız kalan bir tek iyilik bile bulunmayacaktır.
Allah günahlardan korunan takvâ ehlini pek iyi bilir.
116 – Kâfir olanların ne malları ne de evlatları, kendilerini Allah’ın cezasından asla kurtaramaz.
Onlar cehennemlik olup orada ebediyyen kalacaklardır.
117 – O batıl yollarda olanların bu dünya hayatında harcadıkları malların durumu,
Kendi öz canlarına zulmeden kimselerin ekinine isabet eden
Ve o mahsulü kasıp kavuran bir rüzgârın durumuna benzer.
Doğrusu Allah onlara zulmetmedi, ama onlar kendi kendilerine zulmettiler.
Hak dini inkâr eden akımlar değişik de olsalar, batıl olmakta müşterektirler. Bunlar servetlerini sırf dünya için değerlendirirler. Fakat sırf dünyaya yöneldikleri halde dünyayı da doğru dürüst yönetemezler. Zira dünya – âhiret dengesi üzerinde duran fıtrata karşı çıkarlar. Bu sebeple harcamalar dengesiz olur. Tahrib edici silahlanma uğruna milyarlar seferber olur. Yüz milyonlar aç iken böylesi harcamalar yapılır. Fakat sonunda, dünya hayatı bile perişan olur.
118 – Ey iman edenler! Siz müslümanlardan başkasını sırdaş edinmeyin.
Çünkü onlar size şer ve fesat çıkarmada ellerinden geleni bırakmazlar.
Dâima sizin sıkıntıya düşmenizi isterler.
Size olan düşmanlıkları, zaten ağızlarından taşıp meydana çıkmıştır.
Kalplerinin gizlediği düşmanlık ise daha fazladır.
Âyetlerimizi size iyice açıkladık. Eğer akıllarınızı kullanırsanız, onlardan yararlanırsınız.
119 – İşte siz o kimselersiniz ki o düşmanlarınızı seversiniz,
Hâlbuki siz bütün kitaplara iman ettiğiniz halde, onlar sizi sevmezler.
Hem huzurunuza geldiler mi “âmenna!” biz de “inandık!” derler. Aralarında başbaşa kaldıkları vakit de, size duydukları kin ve düşmanlık sebebiyle, parmaklarını ısırırlar.
De ki: “Geberin kininizle!” Allah bütün kalplerin künhünü bilir.
120 – Size bir ferahlığın, bir nimetin ulaşması onları tasalandırır.
Bir fenalığın gelmesine ise, âdeta bayılırlar.
Şayet siz sabreder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, onların tuzakları size hiçbir zarar veremez.
Çünkü Allah, elbette onların yaptıklarını ilmiyle, kudretiyle kuşatmıştır.
121 – Hani bir vakit, ey resulüm, sen ailenden sabah erken ayrılmış, müminlere savaş mevzileri hazırlamak için yola çıkmıştın.
Allah, semî ve alîmdir (hakkıyla işitir ve bilir).
Buradan itibaren Uhud savaşı vesilesi ile birtakım ilahî buyruklar, müminlere ebediyyen ders vermek üzere tescil ediliyor. Hicretin 3. yılında Kureyş, müslümanlara göre çok daha üstün bir kuvvetle Medine’ye saldırdı. Savaş pek zorlu geçti. Müslümanlar galip gelmişlerdi ki Hz. Peygamber (a.s.)ın talimatını unutma ve ganimet peşine düşme sonucu, durum değişti. Müslümanlar yetmiş kadar şehid verdiler. Gâlibiyet ortada kaldı. Allah’ın hikmeti, müminlere çeşitli dersler vermek istedi.
122 – Ve hani sizden iki bölük, Allah da kendilerinin yardımcıları olduğu halde, korkarak geri çekilmeye yeltenmişlerdi. Hâlbuki müminlere düşen, yalnız Allah’a dayanıp güvenmeleridir.
Bunlar Beni Seleme ile Beni Hârise olup münafıkların başkanı İbn Übey 300 adamı ile ayrıldığında onlar da tereddüde düşmüşlerdi. İbn Übey, istişare sırasında Medine dışına çıkmamayı önermişti. Hz. Peygamber’in de şahsî görüşü bu şekilde idi. Onun için, gönülsüz olarak Uhud’a çıkmıştı.
123 – Gerçekten, sizler birkaç biçare iken, Bedir’de Allah sizi yardımına mazhar etmişti.
O halde Allah’a karşı gelmekten sakının ki şükretmiş olasınız.
Bedir, Medine’nin 120 km. güneybatısında, Kızıldeniz sahiline 20 km, uzaklıkta, Mekke-Suriye yolu üzerinde bir köydür. Hicrî 2. yıl ramazan ayında vuku bulan savaş müslümanların kesin zaferleriyle sonuçlanmıştı.
124 – O vakit sen müminlere: “Rabbinizin, indirdiği üç bin melek ile size imdad göndermesi yetmez mi?” diyordun. [8,9-10; 9,26.40; 33,9] {KM, II Samuel 5,24; II Makkabe 5,2-4; Matta 26,53}
125 – Evet, eğer sabreder ve itaatsizlikten sakınırsanız, -düşmanlarınız da hemen üzerinize geliverirlerse-
Rabbiniz, formalı formalı tam beş bin melek göndererek size yardım edecektir.
126 – Allah bu imdadı sırf size müjde olsun ve kalpleriniz bununla müsterih olsun diye yaptı.
Nusret ve zafer, ancak (mutlak galib, tam hüküm ve hikmet sahibi), azîz ve hakîm olan Allah tarafından gelir. [9,25-27; 47,4; 3,160]
127 – Evet, Allah Teâlâ kâfirlerden ileri gelenleri imha etmek
Veya onları başaşağı ederek ümitsiz bir hale düşürmek için size bu imdadı gönderdi.
128 – Bu hususta sana ait bir iş yoktur:
Allah ister onlara tövbe nasib edip bağışlar, ister nefislerine zulmettikleri için onları cezalandırır.
Senin görevin sadece uyarıp irşad etmektir. [13,40; 28,56]
129 – Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.
O dilediğini affeder, dilediğini cezalandırır. Allah gafurdur, rahimdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).
130 – Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki felah bulasınız. [2,275]
Cahiliye döneminde faizli borçlar vâdesinde ödenmez ve borçlu sürenin uzatılmasını isterse, tefeci borcun miktarını artırır, böylece zamanla faiz, anaparayı geçerdi. Âyet faizi mutlak olarak yasaklamakta olup, kat kat olma şartı o zaman carî olan durumu bildirmektedir. (Bkz. 2,275-276, 278)
131 – Hem kâfirler için hazırlanmış bulunan o ateşten korunun!
132 – Allah’a ve Resulüne itaat edin ki merhamete nail olasınız.
133 – Rabbiniz tarafından bir mağfirete,
Genişliği göklerle yer kadar olan ve
Müttakiler için hazırlanmış olan bir cennete doğru yarışırcasına koşuşun! [57,21]
134 – O müttakîler ki bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar,
Kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler.
Allah da böyle iyi davrananları sever.
135 – O müttakiler ki çirkin bir iş yaptıklarında veya kendi nefislerine zulmettiklerinde, peşinden hemen Allah’ı anar, günahlarının affedilmesini dilerler.
Zaten günahları Allah’tan başka kim affeder ki?
Bir de onlar bile bile işledikleri günahlarda ısrar etmez, o günahları sürdürmezler. [9,104; 4,110]
136 – İşte onların mükâfatları, Rab’leri tarafından büyük bir af ile kendilerinin ebedî olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler olacaktır.
Güzel iş yapanların mükâfatı ne de güzel!
137 – Sizden önce, Allah’ın koymuş olduğu hayat kanunlarına uygun olarak, nice olaylar, ümmetler geçti…
İsterseniz dünyayı gezip dolaşın da dîni yalan sayanların âkıbetlerini görün!
138 – İşte bu, bütün insanlara yöneltilen bir açıklamadır,
Haramlardan korunacak müttakiler için bir hidâyet ve öğüttür.
139 – Sakın yılmayın, üzüntüye kapılmayın, eğer iman ediyorsanız mutlaka üstün gelirsiniz.
Muhtemel başka mânalar:
“Eğer mümin iseniz, yılmayınız üzüntüye kapılmayınız. Çünkü siz hep üstünsünüz.”
Şu mâna da mümkündür:
“Siz, konum bakımından daha üstün iken yılmayın, üzüntüye kapılmayın. Zira siz, Allah rızası gibi yüce bir gaye ile, O’nun dinini yüceltmek için savaşıyorsunuz. Onlar ise şeytan yolunda savaşıyorlar. Hem sizden olanlar cennette, onlardan olanlar cehennemdedirler.” (Nesefi)
140-141 – Şayet siz yara aldı iseniz, karşınızdaki düşman topluluğu da benzeri bir yara aldı.
İşte Biz, Allah’ın gerçek müminleri meydana çıkarması,
Sizden şehitler edinmesi, müminleri tertemiz yapıp kâfirleri imhâ etmesi için, zafer günlerini insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz.
Allah zalimleri sevmez.
142 – Allah, sizin içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri ayırd edip meydana çıkarmadan, kolayca cennete girivereceğinizi mi zannettiniz? [2,214; 29,2]
143 – Siz ölümle yüzyüze gelmeden önce, şehid olmayı temenni etmiştiniz.
İşte şimdi onu âyan beyan gördünüz.
144 – Muhammed, sadece resuldür, elçidir.
Nitekim ondan önce de nice resuller gelip geçmiştir. Şayet o ölür veya öldürülürse,
Siz hemen gerisin geriye dinden mi döneceksiniz?
Kim geri döner, dinden çıkarsa, bilsin ki Allah’a asla zarar veremez.
Ama Allah hidâyetin kadrini bilip şükredenleri bol bol mükâfatlandıracaktır. [33,40; 57,2; 58,29; 61,6]
Bu âyet Uhud savaşında münâfıkların yıkıcı dedikodularına cevap mahiyetindedir. Savaşta Hz. Peygamber (a.s.) ın öldürüldüğü haberi yayılınca müminler üzüldü, münâfıklar ise çeşitli planlar, dinden dönme vs. düşüncelerine girdiler. Cenab-ı Allah ebedi dâvanın fanî şahıslar üzerine bina edilmediğini hatırlatmak üzere böyle buyurmuştur.
Hz. Peygamber (a.s.) ın vefat ettiği gün, o müthiş üzüntü sırasında Hz. Ebû Bekir (r.a) mescide gelerek ashaba şöyle hitap etti: “Bakın! Kim Muhammede tapıyor idiyse, bilsin ki Muhammed öldü. Kim Allah’a tapıyorsa, Allah diridir, asla ölmez” deyip peşinden bu âyeti okuyunca, ashab bu âyeti âdeta tamamen unutmuş olduklarını hayretle görmüşlerdi.
145 – Allah izin vermedikçe hiç bir kişi ölemez.
Bu, belli bir vakte bağlanmış, takdir edilmiştir.
Her kim dünya mükâfatını isterse, kendisine dünyalık birşeyler veririz.
Kim âhiret mükâfatı isterse ona da bundan veririz.
Biz, şükredenleri elbette ödüllendireceğiz. [35,11; 6,2; 42,20; 17,18-19]
146 – Nice peygamberler gelip geçti ki onlarla beraber
Kendisini Allah’a adamış birçok rabbanîler savaştı.
Onlar, Allah yolunda başlarına gelen zorluklar sebebiyle asla yılmadılar,
Zayıflık göstermediler, düşmanlarına boyun da eğmediler.
Allah böyle sabırlı insanları sever.
147 – Evet onların bu durumda dedikleri sadece şu oldu:
“Ey bizim kerîm Rabbimiz, günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıklarımızı affet!
Ayaklarımızı hak yolda sabit kıl ve kâfirler gürûhuna karşı bize yardım eyle.”
148 – Allah da onlara hem dünya mükâfatını, hem de o güzelim âhiret mükâfatını verdi.
Allah elbette muhsinleri, hep iyi davrananları sever.
149 – Ey iman edenler! Şayet siz kâfirlere itaat ederseniz, onlar sizi, dininizden döndürürler.
Siz de ziyana uğrayanlardan olursunuz.
150 – Bilakis sizin mevlânız Allah’tır ve O yardım edenlerin en hayırlısıdır.
151 – O kâfirler, Allah’ın, tanrılıklarını kabul ettiğine dair hiç bir delil indirmediği bir takım nesneleri Allah’a ortak saydıkları için,
Onların kalplerine korku salacağız.
Onların gidecekleri yer cehennemdir.
Zalimlerin varacağı yer ne kötüdür!
152 – Allah size yaptığı yardım vaadini gerçekleştirdi:
O’nun izni ile o düşmanlarınızı kırıp geçiriyordunuz.
Allah’ın, size arzuladığınız galibiyeti göstermesine kadar, böylece bu vaad yerine geldi
Ama sonra siz isyan ettiniz, verilen emir hakkında çekiştiniz, yılgınlık gösterdiniz.
O esnada kiminiz dünya menfaatini istiyordu, kiminiz âhiret mükâfatını.
Sonra Allah sizi denemek için, onlara karşı size verdiği desteği geri çekti, bozguna uğradınız.
Bununla beraber sizin kusurlarınızı bağışladı da!
Zaten Allah müminlere bol lütuf ve inayet sahibidir.
Okçuların Hz. Peygamberin talimatını unutarak yerlerinden ayrılmalarındaki hataya işaret edilmektedir.
153 – O vakit siz savaş meydanından hızla uzaklaşıyor,
Dönüp hiç kimseye bakmıyordunuz.
Peygamber ise peşinizden sizi çağırıp duruyordu.
Bunun üzerine Allah, keder üzerine keder vererek sizi cezalandırdı.
Allah’ın sizi affetmesi, ne elinizden gidene, ne de başınıza gelen felakete esef etmemeniz içindir.
Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
154 – Sonra o kederin peşinden üzerinize bir güven duygusu indirdi.
Sizden bir kısmını bürüyen tatlı bir uyku hali verdi.
Bir kısmınız ise can derdine düşmüş,
Allah hakkında Cahiliye devrindekine benzer, gerçek dışı şeyler düşünüyorlar:
“Bu işin kararlaştırılmasında bizim yetkimiz mi var? Ne gezer!” diye söyleniyorlardı.
De ki: “Bütün yetki ve karar Allah’ındır”
Onlar aslında içlerinde, sana karşı açığa vuramadıkları birşeyler saklıyor ve kendi aralarında:
“Bu emir ve komuta işinde bir payımız olsaydı, şimdi burada olmaz, öldürülmezdik” diyorlardı.
De ki: Siz evlerinizde dahi olsaydınız haklarında ölüm takdir edilenler, mutlaka düşüp ölecekleri yerlere doğru çıkacaklardı.
Allah, sizin içinizde olanı sınamak
Ve kalplerinizi her türlü vesveseden ve kirden arındırıp
Pırıl pırıl yapmak içindir ki bunu başınıza getirdi.
Allah sinelerin özünü dahi bilir. [48,12]
Bazı münâfıklar, müslümanlarla birlikte savaşa katıldıklarına pişman olmuşlardı. Aralarında konuşurken: “Yönetimde rolümüz olsaydı, fikrimizle hareket edilseydi, böyle perişan olmaz, bu kadar ölü vermezdik” diyorlardı. Böylece Peygamberimizi itham ediyor, müminlerin de maneviyatlarını bozuyorlardı.
155 – İki ordunun karşılaştığı gün içinizden arkasına dönüp kaçanlar var ya!
İşte onları, işlemiş oldukları birtakım hataları sebebiyle şeytan kaydırmak istemişti.
Allah yine de onları affetti. Çünkü Allah gafurdur, halimdir (çok affedici ve müsamahalıdır).
156 – Ey iman edenler! Dini inkâr edip de Allah için seferde ölen veya gazalarda öldürülen arkadaşları hakkında:
“Bizim yanımızda olsalardı ne ölürler, ne de öldürülürlerdi” diyenler gibi olmayın.
Allah bunu, onların gönüllerinde bir hasret, bir yürek yarası olarak bıraksın diye yaptı.
Hayatı veren de, alan da Allah’tır. Allah bütün yaptıklarınızı görür.
157 – Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz,
Bilin ki Allah tarafından bir mağfiret ve rahmet, bütün insanların topladıkları mallardan daha hayırlıdır.
158 – Sizler ölseniz de, öldürülseniz de, sonunda Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.
159 – İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir.
Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi.
Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile,
Ve işleri onlarla müşavere et.
Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki Kendisine dayanıp güvenenleri sever. [9,128]
Bu âyet istişarenin ne derece önemli olduğunu gösterir. Şöyle ki: Düşman saldırısı karşısında Hz. Peygamber (a.s.) savaş stratejisi konusunda ashabını toplayıp danıştı. Şahsî fikrine göre, şehir dışına çıkmak yerine Medinede kalarak savunma savaşı yapılmalıydı. Karşı görüş taraftarları fazla olunca onların fikrine uyup Uhuda çıktı. Savaş neticesinde bunun iyi sonuç vermediği anlaşıldı. Buna rağmen hemen bu savaş akabinde gelen bu âyet istişareyi emrediyor. Demek ki danışmada büyük bir hayır ve bereket vardır.
160 – Eğer Allah size yardım ederse, size üstün gelecek hiç kimse olamaz.
Şayet o sizi yardımsız bırakırsa, artık O’ndan sonra kim size yardım edebilir ki?
Öyleyse müminler yalnız Allah’a güvenmelidirler.
161 – Emanete hıyanet etmek, bir peygamberin yapacağı bir iş değildir.
Her kim hıyanet edip de ganimetten veya kamuya ait hâsılattan bir şey aşırır, bunu da gizlerse, kıyamet gününe o vebâlini aldığı şeyler, boynuna asılı olarak gelir.
Sonra her kişiye kazandığı şeylerin mükâfat veya cezası eksiksiz ödenir
Ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar.
162 – Allah’ın rıza yolunu tutmuş, o yolda koşan kimse, hiç Allah’ın hışmına uğrayan ve son durağı cehennem olan kimse gibi olur mu?
Ne kötü bir yerdir o cehennem! [13,19; 28,61]
163 – Rıza yolunu tutanlar Allah’ın huzurunda derece derecedirler. Allah insanların yaptığı herşeyi görür.
164 – Gerçekten Allah, kendi içlerinden birini, onlara âyetlerini okuması,
Onları her türlü kötülüklerden arındırması,
Kendilerine kitap ve hikmeti öğretmesi için resul yapmakla,
müminlere büyük bir lütuf ve inâyette bulunmuştur.
Hâlbuki daha önce onlar besbelli bir sapıklık içinde idiler. [2,129.151; 16,72; 41,6; 25,20; 12, 109]
165 – Hal böyle iken, düşmanlarınızın başına iki mislini getirdiğiniz bir bela sizin başınıza gelince: “Bu nereden geldi?” mi diyorsunuz?
De ki: “Bu felaket sizin yüzünüzdendir” Muhakkak ki Allah her şeye kadirdir.
Uhud’da müslümanlar yetmiş şehit verdiler. Oysa Bedir’de müşrikler 70 ölü, 70 de esir vermişlerdi. Böylece onların kaybı, müslümanlarınkinin iki misli olmuştu.
166-167 – İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelen musîbet Allah’ın izniyle olmuştu.
Bu da O’nun müminleri ayırd etmesi, münafıklık yapanları da meydana çıkarması için idi.
O münafıklara: “Gelin, Allah yolunda savaşın veya hiç olmazsa düşmanınızın size ve ailelerinize saldırmasını önleyin” denildiğinde:
“Biz savaş olacağını bilseydik size katılırdık” dediler.
Doğrusu o gün onlar imandan ziyade küfre yakın idiler. Onlar, ağızlarıyla, kalplerinde olmayan şeyleri söylüyorlardı. Ama Allah onların gizlediklerini pekiyi bilir.
Kureyş ordusunun saldırısı sebebiyle Uhud savaşı öncesinde Hz. Peygamber, ashabı ile istişare etti. Şahsî görüşü, şehir dışına çıkmaksızın savunma yapmaktı. İbn Übeyy de bu görüşte idi. Gençler meydan savaşı isteyip ağır basınca, Hz. Peygamber de ordusunu gönülsüz olarak çıkardı. Onun bu halini ve şahsî fikrini bahane ederek, İbn Übey üç yüz kadar adamı ile ayrılıp Medineye döndüler. Müslümanlar yediyüz kişi olarak Medineyi savunmada yalnız kaldılar. Antlaşma gereği savaşa katılması gereken Yahudiler de, Cumartesine rastlamasını bahane ederek katılmadılar. İbn Übeyy grubuna: “Ahdiniz gereği, gelin Medineyi beraberce savunalım” denilince onlar: “Savaş olacağını sanmıyoruz. Bugün savaşacağınızı bilseydik biz de sizinle savaşırdık!” diyerek çekip gittiler.
Münafıklar bu sözleriyle şunu da kasdetmiş olabilirler: “Harp işinde mahir olanlar, sizin yaptığınıza “savaş” demezler. Sizin yaptığınız, kendinizi tehlikeye atmaktır” (Nesefî).
168 – Onlar o münafıklardır ki kendileri savaşa çıkmayıp evde oturmaları yetmiyor gibi, bir de kalkıp bilgiçlik taslayarak savaşta şehid olan arkadaşları hakkında: “Sözümüze kulak verselerdi böyle öldürülmezlerdi” derler. De ki: “Eğer, iddianızda tutarlı iseniz, haydi elinizden geliyorsa kendinizi ölümün elinden kurtarın bakalım!”
169 – Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Bilakis onlar hayatta olup, Rab’lerinin katında yaşarlar, rızıklanırlar. [2,154]
170 – Allah’ın lütfundan ihsan ettiği nimetlere kavuşmaktan dolayı sevinç içindedirler. Arkalarından henüz kendilerine kavuşmayan müstakbel şehitlere, “kendilerine hiçbir korku olmayacağına ve üzüntü hissetmeyeceklerine” dair de müjde vermek isterler.
Hz. Peygamber (a.s.), Uhud şehitlerinin ruhlarının, yeşil kuşların içinde cennette aldıkları zevkleri nakleder ve sonunda: “Keşke Allah’ın bize neler verdiğini kardeşlerimiz bilse de cihattan çekinmeselerdi” demelerine karşılık, Cenab’ı Allah’ın “Sizden taraf Ben onlara bunu tebliğ ederim” buyurup bu âyeti gönderdiğini bildirir.
171 – Onlar Allah’ın nimeti ve lütfu ile ve Allah’ın müminlere olan mükâfatını zayi etmeyeceği müjdesiyle de sevinirler.
172 – Hele o yara aldıktan sonra Allah’ın ve resulünün çağrısına uyup gönül verenlere, hele onlar gibi ihsan ve takvâ sahiplerine pek büyük mükâfatlar vardır.
Uhud savaşından sonra Kureyş ordusu Mekke’ye doğru bir miktar yol aldıktan sonra, müslümanları yerle bir etme fırsatı ellerine geçmişken neden yapmadıklarına esef edip harp konseyi topladılar. Fakat sonuçta Medine’ye hücum kuvvetini kendilerinde bulamayıp Mekke’ye doğru devam ettiler. O sırada Hz. Peygamber de bir saldırı ihtimalini düşünerek Uhud’un ertesi günü “Kureyşi kovalayalım!” emrini verdi. Müminler bitkin, durum kritik olmasına rağmen çağrıya uydular ve Medine’den 15 km. kadar uzakta olan Hamra’ul-esed’e kadar gidip düşmâna göründüler. Üç gün orada kaldılar. Kureyş hücuma cesaret edemedi. Müslümanlar da bir nevi rövanş alarak maneviyatlarını kazandılar. Ayrılırken Ebû Süfyan: “Ertesi sene Küçük Bedir pazarında karşılaşalım” diye söz verdi.
173 – Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine: “Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun” dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış ve “Hasbunallah ve ni’me’l-vekil” “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!” demişlerdir. [6,102; 11,12; 39,62]
174 – Sonra da kendilerine hiç bir fenalık dokunmadan,
Allah’tan bir âfiyet, selâmet ve lütuf ile geri döndüler ve Allah’ın rızasına uydular.
Allah çok büyük lütuf ve inâyet sahibidir.
175 – Size o haberi getiren adam şeytanın tekidir.
O sizi kendi dostları ile korkutmak ister.
Fakat siz mümin iseniz onlardan korkmayın, Ben’den korkun. [39,36-38; 58,21; 22,40; 47-7; 40,51-52; 4,76; 58,19]
Razî’ye ve birçok müfessire göre bu şeytandan maksat, Mekke’li müşriklerin Medinedeki müslümanlar arasında aleyhte propaganda yapmak üzere gönderdikleri Nuaym b. Mes’ud Eşceîdir. Demek burada, cin şeytanının insan kılığına girmiş şekli olan bir insî şeytan söz konusudur.
Uhud savaşı sonunda galip mağlup belli olmadı. Mekke’lilerin komutanı Ebû Süfyan ayrılırken: “Rövanşımız gelecek sene Bedir panayırında olsun!” diye bağırınca Peygamberimiz: “Öyle olsun!” dedi. Vakit gelince Mekkeliler korktular. Durumu kurtarmak için Nuaym’ı propaganda için gönderdiler. Fakat Hz. Peygamber yılmayıp oraya gitti. Sekiz gün kalıp galibiyetini tescil etti. Mekkeliler ise gelmediler.
İkinci tefsire göre: Cinnî şeytan, vesvesesi ile ancak dostları olan kâfir ve münâfıkları etkiler, yoksa Allah’ın dostları olan müminleri korkutamaz.
176 – İnkâra koşuşanlar sana kaygı vermesin, Onlar Allah’ın dînine asla zarar veremezler.
Allah onlara âhirette nasip vermemek istiyor. Onlara büyük bir azap vardır.
177 – İmana bedel inkârı tercih edenler Allah’ın dînine hiç bir zarar veremezler ve onlar için gayet acı bir azap vardır.
178 – O kâfirler kendilerine mühlet vermemizin kendileri hakkında hayır olduğunu sanmasınlar.
Onlara mühlet vermemiz, günahlarının artması içindir. Onlara zelil ve perişan eden bir azap vardır. [23,55-56; 68,44; 9,55]
179 – Allah müminleri içinde bulunduğunuz şu halde bırakacak değildir.
Sonunda temiz ile murdarı ayıracaktır.
Allah sizin hepinizi gayba vakıf kılacak da değildir.
Fakat Allah, resullerinden dilediğini seçer (onu gayba vakıf kılar).
O halde Allah’a ve resullerine iman edin. Eğer iman eder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız size büyük mükâfat vardır. [72,26-27]
180 – Allah’ın kendilerine lütfu ile bol bol verdiği nimetlerde cimrilik edip harcamayanlar, sakın bu hali kendileri için hayırlı sanmasınlar. Hayır! Bu, onların hakkında şerdir.
Cimrilik edip vermedikleri malları kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır.
Kaldı ki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır.
Allah ne yaparsanız hepsinden haberdardır.
Mal mülk sahipleri, mallarını bırakacak, toprağa yalnız gireceklerdir. Mal mülk asıl sahibine dönecektir.
181 – “Allah fakirdir biz ise zenginiz” diyenlerin sözlerini Allah elbette işitmiştir. Ama Biz onların dedikleri bu sözü
Ve peygamberleri nâhak yere öldürmelerini yazacağız
Ve “Tadın bakalım o yakıcı cezayı!” diyeceğiz. [2,245]
182 – İşte bu sizin ellerinizle işlediğiniz günahların karşılığıdır. Çünkü Allah kullarına haksızlık edecek değildir. [2,95]
183 – Onlar dediler ki: “Allah, ateşin yakıp kor haline getireceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamamızı emretti.”
Onlara cevaben de ki: “Benden önce birçok peygamber açık delillerin (mûcizelerin) yanında, sizin öne sürdüğünüz kurbanı da getirdiler. Peki sözünüzde samimî iseniz, onları niçin öldürdünüz?” [5,27; 2,91] {KM, Levililer 9,23-24; I Kırallar 18,38}
Bu, o Yahudiler tarafından Allah’a iftiradır Tevrat’ta yakılmış kurbanlardan bahsedilmekle beraber (Hakimler, 6,20-21; Levililer 9,24; II Tarihler 7,1-2) bunlar peygamberliğin asıl işaretlerinden sayılmazlar. Bunlar sadece Allah’ın yapılan takdimeyi kabul ettiğini gösteren alâmetlerdir. Onlar güya Hz. Muhammed’in nübüvvetini reddetmek için bu bahaneyi ileri sürdüler. Kur’ân itirazlarını ağızlarına tıkadı, dürüst olmadıklarını şöyle ispatladı: “Söyleyin bakalım: Bu şartınıza uyan Peygamberlerinizi neden öldürdünüz?” (Mesela İlyas (a.s.) a yaptıkları: I Krallar, 18 ve 19)
184 – Eğer onlar senin nübüvvetini yalan saydılarsa, üzülme!
Zaten senden önce açık deliller, mûcizeler, sahîfeler ve nurlu kitaplar getiren nice resullere de yalancı denilmişti. [16,44; 26,196; 35,25; 54,43]
185 – Her canlı ölümü tadacaktır.
Siz ey insanlar, çalışmalarınızın ücretini ancak kıyamet günü tam bir şekilde alacaksınız.
O vakit, kim ateşten uzaklaştırılıp cennete yerleştirilirse, işte o muradına ermiştir.
Yoksa bu dünya hayatı, aldatıcı ve geçici bir zevkten başka bir şey değildir. [87,16-17; 28,60; 55,26-27]
186 – Şu muhakkak ki gerek mallarınızda, gerek canlarınızda imtihana tâbi tutulacaksınız.
Sizden önce kendilerine kitap verilen Yahudi ve Hıristiyanlardan ve bir de müşriklerden sizi inciten bir çok söz işiteceksiniz.
Ama siz sabreder ve takvâ ölçüleri içinde korunursanız, muhakkak ki bu davranış, yapılacak işlerin en değerlisidir. [2,155-156; 2,109]
187 – Vaktiyle Allah Ehl-i kitaptan “Kitabı mutlaka insanlara açıklayıp anlatacaksınız,
Onu asla gizlemeyeceksiniz” diye teminat almıştı.
Fakat onlar bu ahdi önemsemeyerek kulak ardı ettiler, onu az bir bahaya sattılar.
Bakın ne kötü bir alışveriş!
188 – Yaptıklarından ötürü sevinen,
Öbür taraftan yapmadıkları işlerden dolayı övülmek isteyen kimselerin
Sakın azaptan yakayı kurtaracaklarını sanma! Çünkü onlara o can yakıcı azap vardır.
Siyak itibariyle bu vasıflar, bir önceki âyette bildirildiği üzere, o zamanki Ehl-i kitap bilginlerinin vasıflarıdır. Zira İbn Abbas (r.a) ın dediği gibi “Hz. Peygamber (a.s.) bir defasında onlara bir şey sormuştu. Onlar da gerçeği gizleyip, ona başka bir şey söylediler. Yaptıkları bu iş hoşlarına gitti, üstelik verdikleri bu yanlış bilgiden ötürü bir de teşekkür beklediler.” Âyet onların içyüzlerini ortaya koydu.
Demek ki bu âyet birinci derecede: Yahudi bilginleri, ikinci derecede münafıklar, üçüncü derecede de müminler hakkında indirilmiş sayılır. Zira müminler, nefis ve şeytanın tesiriyle bu zaafa düşmesinler diye, onların durumlarından ders almalıdırlar.
189 – Göklerin ve yerin hâkimiyeti Allah’ındır ve Allah herşeye kadirdir.
Allah Teâla kullarını; gökleri ve yeri, zaman ve mekânı dolduran kudret, san’at, hikmet harikası sayısız eserlerini tefekküre ve bu şuurla olan ibadete yöneltiyor. Hz. Peygamber bu âyet hakkında şöyle buyurmuştur: “Yazıklar olsun bunu çeneleri arasında çiğneyip de bunun hakkında düşünmeyenlere!”
190 – Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde düşünen insanlar için elbette âyetler vardır. [12,105-106]
191 – Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak,
Gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder,
Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve derler ki:
“Ey büyük Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın.
Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz.
Sen bizi o ateş azabından koru!” [4,103; 38, 27] {KM, Tesniye 6,7; 11,19}
192 – “Ey Ulu Rabbimiz! Sen kimi ateşe koyarsan, muhakkak onu rüsvay edersin. Zalimlerin hiç bir yardımcısı yoktur.”
193 – “Ya Rabbena! Biz, imana çağıran ve “Rabbinize inanın” diye tevhide dâvet eden bir zatı duyduk ve icabet ettik.
Artık Sen bizi affet, kusurlarımızı bağışla ve iyilerle birlikte bizim canımızı al.” [3,198]
194 – “Ya Rabbena! Resullerin vasıtasıyla bize vaad ettiğin mükâfatları bize lutfet, bizi kıyamet günü rüsvay ve perişan eyleme. Sen asla sözünden dönmezsin”
195 – Onların Rabbi de dualarına şöyle icabet buyurdu:
“Sizden gerek erkek, gerek kadın hayır işleyen hiçbir kimsenin çalışmasını zayi etmem. Çünkü siz birbirinizdensiniz, birbirinizden farkınız yoktur.
Benim rızam için hicret edenlerin, vatanlarından sürülenlerin,
Benim yolumda işkenceye, zarara uğrayanların,
Benim yolumda savaşanların ve öldürülenlerin,
Elbette kusurlarını örtecek ve elbette onları Allah tarafından mükâfat olarak içinden ırmaklar akan cennetlere yerleştireceğim. En güzel mükâfatlar Allah’ın yanındadır. [2,186; 60,1; 85,8]
196 – Hakkı inkâr edenlerin diyar diyar, refah içinde gezip durmaları sakın seni aldatmasın.
197 – Pek kısa bir zevk ve eğlenme!
Sonra varacakları yer ise cehennem! Orası ne fena bir yatak! [40,4; 10,69-70; 31,24; 86,17; 28,61]
198 – Lâkin Rabbine karşı gelmekten sakınanlara
Allah tarafından bir ikram olarak
İçinden ırmaklar akan cennetler var. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
Allah’ın yanında olan mükâfatlar, elbette o hayırlı ve iyi insanlar için daha hayırlıdır.
199 – Ehl-i kitap içinde, Allah’a iman ettikleri gibi, Hakkı tazim ederek hem size hem de kendilerine indirilen kitaba inananlar da vardır elbet.
Onlar Allah’ın âyetlerini, değersiz bir menfaat karşılığında satmazlar.
İşte Rabbi nezdinde mükâfatları olanlar onlardır.
Muhakkak ki Allah hesabı pek çabuk görür. [28,52-54; 2,121; 7,159; 3,113]
200 – Ey iman edenler! Sabredin, Sabır yarışında düşmanlarınızı geçin,
Cihad için daima hazırlıklı ve uyanık bulunun
Ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki felah bulup başarıya eresiniz.
Allah Teâlâ bu âyette felah (başarı) sırrını özetlemiştir. 1.Sabır (musîbete karşı sabır, taate devamda sabır ve günahlardan uzak durmada sabır). 2.Sabır yarışında düşmanları geçmek. 3.Cihad için devamlı uyanıklık (cemaatle namaz vesilesiyle birbirine bağlanma, Allah’ın dinini koruma ve yayma konusunda daimî gayret, uyanıklık ve İslâm hudutlarını korumada nöbet tutma.) 4.Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakınmak.

 


Kur'an-ı Kerim Dosyaları

Sitemizde sanatçıya ait toplam 50 eser bulunmaktadır. Sanatçının sayfasına gitmek için tıklayın.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.