Feyzullah Koç-Son Nefes(2)
Sensiz zamanlarda koşan saatin, sensiz yıllara tırmanmaktan yorulup eskiyince atılacak. Dağıtılan kıymetli elbiselerin yıpranacak, paspas yapılacak. Malın, mülkün el değiştirecek. Hep gözüne bakan yakınların, eşin, yavruların farklı yerlere dağılacak. Çünkü artık sen yoksun. Senin gözlerin yok… Varlığın tozlu albümlerin arasında…
Yılların soldurduğu resimlerde kalmış.
Yakınların hiç geri gelmemek üzere gittiğine iyice inanmışlar,
İçinde senin olmadığın bir dünya kurmuşlar kendilerine.
Düşün ki sevdiklerin gözlerinin rengini unutmuşlar,
Başka gözlere bakıyorlar o gözlerle…
Başka acılar, taze ölümler girmiş araya.
Şimdi yakında yitirdiklerinin acısına alışma gayretinde yaşayanlar;
“Birtanem”, “Ciğerim” dediklerin yıllar geçtikçe senin varlığını unutmuşlar can dost…
Yıllar sonra buralarda, oralarda senin yaşadığından söz etmek,
İnsanlara masal gibi gelecek.
Şu yalan dünyada bir zamanlar senin de var olduğunun biricik kanıtı olan
Mezarını ziyaret eden kalmayacak!
Mezarın dümdüz olacak.
Başucunda beklemekten yorulan mezar taşın da yıkılacak,
Onu bir düzelten bulunmayacak.
Çünkü artık sen kimsenin ölüsü değilsin.
Hala mı çekiyor seni? Yetiş cennete ey yolcu!
Eteğinden, evin, odan… Cennete göz başlamadan.
Ey insan!
Bir gün unutanların unuttuklarından bir unutulmuş olacağını unutma!
Adın unutulacak, mezar taşın yıkılacak,
Bir metrekarelik toprak evin sahipsiz kalacak.
Ve sen kimsenin ölüsü olmayacaksın,
Dünyada adını anan kalmayacak…
Kimsesizler kervanına katılmış bir yolcu,
Adı unutulmuşlar denizine düşmüş bir damla olarak anılacaksın sadece.
Ey insan!
Yaşadığın her anın paha biçilmez bir hazine kıymetinde olduğunu bil.
Sonsuzluk yurdunda kıymetli armağanlar hazırla.
Azığını tamamlayıver, rolünü kusursuzca oynamaya bak.
Bu film bir gün bitecek…
Ve onun bitecek olması, tozlu raflarda, nisyan dolu hafızalarda unutulacak olması çok da önemli değil.
Önemli olan; büyük gösterime sunabileceğin oldukça iyi bir senaryoya imza atabilmendir.
Hayatının Allah’ın huzuruna, Huzur-u Resulullah’a, bütün insanlık önünde arz olunacağının bilincine varmandır. Bu bilincini bütün davranışlarına yansıtabilmendir.
[Şakik-i Belhi Hazretleri ve Kızı Emine’nin Kıssası]
Şakik-i Belhi Hazretleri’nin bir kızı vardı canlar.
O diyarda bulunan kadınların en güzeliydi.
Aynı zamanda abide, zahide, saliha bir hatun olan o mübarek kadının ismi Emine idi.
Günlerden bir gün babasına:
“Benim ismimi niçin Emine koydun ey mübarek babam?” diye sordu.
“Üç korkudan emin olana Emine derler. Halbuki ben bu üç korkunun hiçbirisinden emin değilim. Her can ölümü tadıcıdır. Bu ölüm bana acı mı, tatlı mı gelecektir baba? Acaba ben ismim gibi ölüm acısından emin olabilecek miyim baba?”
“İkincisi; şeytan bize apaçık düşman. Acaba ben onun şerrinden kurtulup emin olabilir miyim baba? Kaldı ki peygamberler bile ‘Ya Rabbi! Beni Müslüman olarak öldür, salihlere ilhak eyle’ diye dua ettiler. Onlar masum nebi iken böyle dua ederlerse, ben su-i hatimeden nasıl emin olabilirim baba?”
Babası kendisine bir cevap veremedi canlar…
Aradan kısa bir zaman geçtikten sonra o mübarek kadın hastalandı.
Şakik-i Belhi Hazretleri kızının yanına vararak:
“Evladım! Emine’m! Yavrum! Neden gülmüyorsun yavrum? Gençlik senin, güzellik senin, gelecek iyi günler senin… Neden böyle durgunsun yavrum?”
Emine Sultan içini çekerek cevap verdi canlar:
“Babacığım… Ben öyle şeyler görüyorum ki gülmek değil, ağlamak zamanı! Zira altımda cehennemler tutuşmuş, gülmeme imkan var mı baba? Üstümde cennetler süslenmiş, oraya girebilecek miyim? Azrail Aleyhisselam canımı almaya hazır vaziyette bekliyor, nasıl gülerim, nasıl gülerim baba?”
O mübarek Allah dostu Şakik-i Belhi, başının altındaki sert yastığı kaldırarak daha yumuşak bir yastık koymak istedi kızının başının altına.
Emine Sultan dedi ki:
“Babacığım… Yumuşak yastığa ne lüzum var ki? Yarın başımın altına bu sert yastıktan daha sert bir kerpiç koymayacaklar mı baba?”
Vakta ki ölüm yaklaştı. Babasını yanına çağırarak üç şey vasiyet etti:
“Ey mübarek babam! Öldüğüm zaman ellerimi göğsümün üzerine bağla. Zira günahkârlar tevazuyla kabahatlerinden ötürü ellerini göğüslerine bağlarlar. Baba, ben de kulluk vazifemi tam ve eksiksiz yapamadım, onun için ellerim göğsümde bulunsun baba…”
“Gençliğime merhamet et ve bana hakkını helal et. Olabilir ki çocukluk ve gençlik saikasıyla babalık hakkını tam olarak eda edemedim…”
“Babam, beni kefene sar fakat kabirde yüzümü aç, benim için dua et. Çünkü babanın evladına duası, Peygamber’in ümmetine duası gibidir ey benim güzel babam! Her ne zaman kitaba bakarsan, o bembeyaz sayfalar üzerinde siyah yazıları gördüğünde yüzümü ve gözümün beyazını, siyahını hatırla. Gecelerin karanlığı basınca kabrimin karanlığını hatırla baba…”
Bu sözleri söyledikten sonra “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” dedikten sonra dünyadan göçtü o mübarek.
****
Ey kardeşlerim. Dikkat buyurunuz=Bu mübarek kadın bu vasiyetiyle bizleri ne güzel irşad buyurmuşlardır. Ölümün tadını düşünün ya acı olur ya tatlı. Cennet süslenmiş ama nasip olur mu? Melekül mevt canımızı almaya hazır durmakta. Hal ve hakikat böyleyken kula bunları unutarak gülmek yakışır mı can. Yarın kara toprağa girecek kimde dünyada rahatlık arar mı? Yatağı bırakıp kara toprağa yumuşacık yastığı bırakıp kerpiçe baş koyacak kimse dünyanın nesine özenir, dünyanın nesine tamah eder, çalar çırpar, neden gönül kırar ki. Kulluğunu bil kardeş. Acizsin verilen nimetlere karşı kulluk edemedin mücrimsin kendini daima günahkâr bil. Günahkâr say. Yine Efendimiz AS zamanında bir er kişi öldü ve Efendimiz de o cenazede hazır bulundular, tam cenaze namazı kılınacağı sırada mevtanın kefeninin içinde bir şeyin kımıldadığı görüldü. Kefenin içinde sanki bir canlı mahluk vardı. Ne olduğunu anlamak maksadıyla açtıkları zaman korkunç bir zehirli yılanın ölünün boynuna sarılmış kanını ve etini yemekte olduğunu gördüler. Hazreti Ebubekir Sıddık yılanı öldürmek üzere hazırlanmıştı ki yılan lisana geldi. Orada bulunanların anlayacağı şekilde=”Eşhedü en la ilahe illallah. Ve Eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Rasuluh” diyerek Hazreti Ebubekir Sıddık’a lisanen dedi ki=Ya Ebubekir bana vurma. Bana vurma ya Ebubekir. Zira beni Hazreti Allah görevlendirdi. Rabbın görevlendirdi bu kişiye azap etmek için. Hazreti Ebubekir Sıddık sordu yılana. Ey yılan neden azap edersin bu kişiye. Dedi ki yılan=Ey Ebubekir onun bu azabına üç hatası sebeptir. Birinci bu adam tembellik eder namazını kılmazdı. İkincisi zekât vermezdi. Üçüncüsü âlimleri dinlemez, Kur’an-ı Kerim ile amil olmazdı. İşte bundan dolayı gördüğünüz felakete düçar oldu.
Ya Rabb, bizleri kabir azabından Cehennem ateşinden azad eyle Allahım. Ey keremi bol padişah. Bizi mahrum olanlar, kabirde azaba uğrayanlardan eyleme Allahım.
Ey canlar. Ölümü anın. İyi biliniz ki. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allaha yemine derim ki diyor Hazreti Resulullah=”Benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız”
Evet az gülüp çok ağlayanlardır ki ebediyetin saadet baharını elde etmişler. Bize küçük çocuklar gibi ağlar bir göz lazımdır. Çocuk ağlayınca annesi ona süt verir. Bulut ağlayınca çemende gül biter. Göz ağlayınca da rahmet iner.
Sultan velilerden Davud-u Tai Hz.leri, bir gün yolda gidiyordu. Yolu bir kabristanın önünden geçiyordu. Bir kadının bir mezar dışında feryat ettiğini duydu. Kadın sağlarını tutam tutam yolarak diyordu ki=Ahh bilmiyorum kurtlar şimdi hangi yanağından yemeye başladı. Davud-u Tai Hz. leri bu sözü duyar duymaz ayakta duramadı ve hemen yere düşüp kendinden geçti o Allah dostu. Nice zaman sonra aklı başına geldi.
Kazanılan mallar hep miras kalır,
Bülbül gibi öten dilin kapanır kalır,
Dahi bir salat veremezsin.
Oğlun, kızın feryat edip ağlarlar,
Ayrılık ateşiyle ciğer dağlarlar,
Gözün yumar, çeneni bağlarlar,
Eşini, dostunu göremezsin.
Heves etme bu hayırsız yapıya,
Zevali yakın gün dikildi tepeye,
Dört kişiyle çıkarırlar kapıya,
Bir daha evine giremezsin.
Dinle sana bir bir verem hesabın,
Bu fani dünyanın anla harabın,
Hemen bir kazan su, bir kalıp sabun,
Onu da bir tamam süremezsin.
Düşün bir kez ne karalı yazın var,
Bir fayda yok nice oğlun kızın var,
Eğer bulunursa bir top bezin var,
Üç kattan ziyade saramazsın.
Kerem eyle düşme nefsin peşine,
Kul olanın neler gelir başına,
Uzatırlar musallanın taşına,
Yolların sarp, varamazsın.
Kara yerden sana bir ev kazarlar,
Bir set edip defterin bozarlar,
Üzerine 5-10 kerpiç dizerler,
Sağına, soluna dönemezsin.
İki melek gelir sual sormaya,
Amelin var mıdır cevap vermeye?
Hazırlanır topuz ile vurmaya,
Yakanı elinden alamazsın.
****
Babam diyor ki bizler artık yaşlandık ahirete yolcuyuz. Yolcu ise yolunu düşünmeli. Babaannem şakacı bir ifadeyle ağzından yel alsın ay oğul diyordu. Ben bile daha yolculuk filan düşünmüyorum. Eniştem düşünmemek neyi değiştirir ki diyerek söze karıştı. Hem ölümden korkmamak için hazırlığımızın tamam olması gerekmiyor mu; anneannem o yumuşak sesiyle=ben hasta olduğum için bu Ramazan ancak on gün oruç tutabildim. Diyerek araya girdi. Onları kaza etmeden ölürüm diye aklım çıkıyor. Daha sonra ben devreye giriyor ve anneanneciğim sen korkarsan biz ne yapalım. Şimdiye kadar bir vakit namazını bile kaçırmadığını biliyoruz. Ve konuşmalara böyle sürüp gidiyor. Uzanıp teybi kapattım. Yedi sekiz yıl önce bir aile toplantısında gizlice teybe aldığım seslerdi bunlar. Elimde olmadan gözlerim yaşarmış ve içimi bir burukluk kaplamıştı. Oturduğum yerden başımı yavaşça kaldırarak şehrin hemen dışındaki tepeye baktım. Babam şimdi o tepedeki kabristanda bir servi ağacının altında yatıyor. Babaannemi de vasiyeti üzerine yüzlerce km ötedeki bir kabristanda dedemin yanına defnettik. Eniştemle anneannem ise şehrin diğer ucundaki bir kabristanda yanyana yatıyorlar. Eskimiş teybimin başına dönüp mikrofonu elime alıyorum. Biraz sonra kaydedeceğim sesleri ilerde çocuklarım dinlerken acaba ben hangi kabristanda yatıyor olacağım.
Bir gün gelecek, güneş o gün de yine doğacak…
Fakat biz o güneşi artık bir daha göremeyeceğiz.
Bir gün insanlar yine iş yerlerine, vazifelerinin başı olan dükkânlarına, dairelerine gidecekler…
Ama bizim yolumuz yalnızlık evi, amel sandığı olan kabre varacak.
O gün sağ olanların yine elleri tutacak, ayakları yürüyecek ama bizim ellerimiz tutmayacak, ayaklarımız yürümeyecek.
O gün yine ezanlar okunacak, namazlar kılınacak ama biz artık o ezanlara icabet edemeyecek, o namazları kılamayacağız. Başkaları bizim namazımızı kılacaklar…
O gün her gece evine, yuvana döndüğün, çoluğuna çocuğuna kavuştuğun halde o korkunç yolculuktan evine dönemeyecek; yavrularına, eşine kavuşamayacaksın…
O gün yine her evde ışıklar yanacak ama senin, benim vardığım ev karanlık olacak.
O gün herkes evinde yumuşacık, sıcak yataklarına uzanarak istirahate çekilirken seni o kapkaranlık evde kuru toprağa yatıracaklar…
Unutma!
Feyzullah Koç
Sitemizde sanatçıya ait toplam 50 eser bulunmaktadır. Sanatçının sayfasına gitmek için tıklayın.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.