ilahi sözleri sitemize hoş geldiniz.

Beğen 2

İhlas Risalesi-21.Lem'a

İHLÂS RİSALELERİ-YİRMİBİRİNCİ LEM’A
İHLÂS HAKKINDA
On Yedinci Lem’anın On Yedinci Notasının Yedi Meselesinden Dördüncü Meselesi iken, ihlâs münasebetiyle Yirminci Lem’anın İkinci Noktası oldu. Nuraniyetine binaen Yirmi Birinci Lem’a olarak Lemeâta girdi.
Bu Lem’a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı.
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

1وَلاَ تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ
2وَقُومُوا ِللهِ قَانِتِينَ
قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا
3وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا
4وَلاَ تَشْتَرُوا بِاٰيَاتِى ثَمَنًا قَلِيلاً
Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarîk-i hakikat, en makbul bir dua-yı mânevî, en kerametli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en sâfi bir ubudiyet, ihlâstır.
Madem ihlâsta mezkûr hassalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid’alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa, hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli mes’ul oluruz. 5وَلاَ تَشْتَرُوا بِاٰيَاتِى ثَمَنًا قَلِيلاً âyetindeki şiddetli tehditkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saadet-i ebediye zararına, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfuruşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyat-ı süfliye ve menâfi-i cüz’iyenin hatırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.
Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm
6 اِنَّ النَّفْسَ َلاَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ اِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّى demesiyle, nefs-i emmâreye itimad edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın. İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mânileri def etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.
BİRİNCİ DÜSTURUNUZ
Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.
Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.
İKİNCİ DÜSTURUNUZ
Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir.
Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.
Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa’ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakikî bir tesanüd, bir ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.
İşte, ey Risale-i nur şakirtleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette, dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i mâneviyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla tesanüd ve ittihad-ı hakikîye muhtacız ve mecburuz.
Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakikî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor.
Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakikî, samimî bir ittifakta herbir fert, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. (HAŞİYE-1)
ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ
Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz.
Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.
Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu dâvâyı ispat eder ve kendi kendine delil olur. Çünkü, yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada, yedi sekiz senede yüz derece fazla edildi. Halbuki, kendi memleketimde ve İstanbul’da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garip, yarım ümmî; insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında, yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmet, yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakiyeti gösteren mânevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine kat’iyen şüphem kalmadı.
Hem itiraf ediyorum ki, samimî ihlâsınızla, şan ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan beni bir derece kurtardınız. İnşaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.
Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (r.a.), o mucizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) o harika keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar. Ve himayetkârâne teselli verip hizmetinizi mânen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlâsa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem’adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz.
Böyle mânevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz, 7 وَيُؤْثِرُونَ عَلٰى اَنْفُسِهِمْ sırrıyla ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz. Hattâ, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki, en mâsumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim” arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.
DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ
Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.
Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-resul ıstılahatı var. Ben sufî değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fi’l-ihvân suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.
Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası, samimî ihlâstır. Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.
Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşaallah, Risale-i Nur yoluyla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın daire-i kudsiyesine girenler, daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.
Ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım! İhlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebi, rabıta-i mevttir. Evet, ihlâsı zedeleyen ve riyâya ve dünyaya sevk eden tûl-i emel olduğu gibi, riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, rabıta-i mevttir. Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülâhaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmaktır.
Evet, ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat, Kur’ân-ı Hakîmin 8 اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَ 9 – كُلُّ نَفْسٍ ذَاۤئِقَةُ الْمَوْتِ gibi âyetlerinden aldığı dersle, rabıta-i mevti sülûklarında esas tutmuşlar; tûl-i emelin menşei olan tevehhüm-ü ebediyeti o rabıta ile izale etmişler. Onlar farazî ve hayalî bir surette kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül edip ve yıkanıyor, kabre konuyor farz edip, düşüne düşüne, nefs-i emmâre o tahayyül ve tasavvurdan müteessir olup, uzun emellerinden bir derece vazgeçer. Bu rabıtanın fevâidi pek çoktur. Hadiste 10 اَكْثِرُوا ذِكْرَ هَادِمِ اللَّذَّاتِ (ev kemâ kàl) yani, “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” diye bu rabıtayı ders veriyor.
Fakat mesleğimiz tarikat olmadığı, belki hakikat olduğu için, bu rabıtayı, ehl-i tarikat gibi farazî ve hayalî suretinde yapmaya mecbur değiliz. Hem meslek-i hakikate uygun gelmiyor. Belki, âkıbeti düşünmek suretinde müstakbeli zaman ı hazıra getirmek değil, belki hakikat noktasında zaman-ı hazırdan istikbale fikren gitmek, nazaran bakmaktır. Evet, hiç hayale, faraza lüzum kalmadan, bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi şahsının mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse asrının ölümünü de görür; daha bir parça öbür tarafa gitse dünyanın ölümünü de müşahede eder, ihlâs-ı etemme yol açar.
İkinci sebep, iman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve marifet-i Sânii netice veren masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemeât ile bir nevi huzur kazanıp, Hâlık-ı Rahîmin hazır, nâzır olduğunu düşünüp, Ondan başkasının teveccühünü aramayarak, huzurunda başkalarına bakmak, medet aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmekle o riyâdan kurtulup ihlâsı kazanır.
Her ne ise, bunda çok derecat, merâtip var. Herkes kendi hissesine göre ne kadar istifade edebilse o kadar kârdır. Risale-i Nur’da riyâdan kurtaracak, ihlâsı kazandıracak çok hakaik zikredildiğinden, ona havale edip burada kısa kesiyoruz.
İhlâsı kıran ve riyâya sevk eden pek çok esbabdan iki üçünü muhtasaran beyan edeceğiz.
BİRİNCİSİ:
Menfaat-i maddiye cihetinden gelen rekabet, yavaş yavaş ihlâsı kırar. Hem netice-i hizmeti de zedeler. Hem o maddî menfaati de kaçırır.
Evet, hakikat ve âhiret için çalışanlara karşı bu millet bir hürmet ve bir muavenet fikrini daima beslemiş. Ve bilfiil onların hakikat-i ihlâslarına ve sadıkane olan hizmetlerine bir cihette iştirak etmek niyetiyle, onların hâcât-ı maddiyelerinin tedarikiyle meşgul olup vakitlerini zayi etmemek için, sadaka ve hediye gibi maddî menfaatlerle yardım edip hürmet etmişler. Fakat bu muavenet ve menfaat istenilmez, belki verilir. Hem kalben arzu edip muntazır kalmakla, lisan-ı hal ile dahi istenilmez. Belki ummadığı bir halde verilir. Yoksa ihlâsı zedelenir. Hem
11وَلاَ تَشْتَرُوا بِاٰيَاتِى ثَمَنًا قَلِيلاً âyetinin nehyine yanaşır, ameli kısmen yanar.
İşte bu maddî menfaati arzu edip muntazır kalmak, sonra nefs-i emmâre, hodgâmlık cihetiyle, o menfaati başkasına kaptırmamak için, hakikî bir kardeşine ve o hususî hizmette arkadaşına karşı bir rekabet damarı uyandırır. İhlâsı zedelenir, hizmette kudsiyeti kaybeder, ehl-i hakikat nazarında sakîl bir vaziyet alır. Ve maddî menfaati de kaybeder.
Her ne ise, bu hamur çok su götürür. Kısa kesip, yalnız, hakikî kardeşlerimin içinde sırr-ı ihlâsı ve samimî ittifakı kuvvetleştirecek iki misal söyleyeceğim.
Birinci misal:
Ehl-i dünya, büyük bir servet ve şiddetli bir kuvvet elde etmek için, hattâ bir kısım ehl-i siyaset ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyenin mühim âmilleri ve komiteleri, iştirak-i emval düsturunu kendilerine rehber etmişler. Bütün sû-i istimâlât ve zararlarıyla beraber, harika bir kuvvet, bir menfaat elde ediyorlar. Halbuki, iştirak-i emvâlin, çok zararlarıyla beraber, iştirakle mahiyeti değişmez. Herbirisi umuma gerçi bir cihette ve nezarette mâlik hükmündedir; fakat istifade edemez.
Her ne ise, bu iştirak-i emval düsturu a’mâl-i uhreviyeye girse, zararsız azîm menfaate medardır. Çünkü bütün emval, o iştirak eden herbir ferdin eline tamamen geçmesinin sırrını taşıyor. Çünkü, nasıl ki dört beş adamdan, iştirak niyetiyle biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lâmbayı yaktılar. Herbiri tam bir lâmbaya mâlik oluyor. O iştirak edenlerin herbirinin bir duvarda büyük bir âyinesi varsa, herbirinin noksansız, parçalanmadan, birer lâmba, oda ile beraber âyinesine girer. Aynen öyle de, emvâl-i uhreviyede sırr-ı ihlâs ile iştirak ve sırr-ı uhuvvet ile tesanüd ve sırr-ı ittihad ile teşrikü’l-mesâi, o iştirak-i a’mâlden hâsıl olan umum yekûn ve umum nur herbirinin defter-i a’mâline bitamâmihâ gireceği, ehl-i hakikat mâbeyninde meşhud ve vakidir. Ve vüs’at-i rahmet ve kerem-i İlâhînin muktezasıdır.
İşte, ey kardeşlerim! Sizleri inşaallah menfaat-i maddiye rekabete sevk etmeyecek. Fakat menfaat-i uhreviye noktasında bir kısım ehl-i tarikat aldandıkları gibi, sizin de aldanmanız mümkündür. Fakat şahsî, cüz’î bir sevap nerede, mezkûr misal hükmündeki iştirak-i a’mâl noktasında tezahür eden sevap ve nur nerede?
İkinci misal:
Ehl-i san’at, netice-i san’atı ziyade kazanmak için, iştirak-i san’at cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar. Hattâ dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı ayrı yapmaya çalışmışlar. O ferdî çalışmanın, her günde yalnız üç iğne, o ferdî san’atın meyvesi olmuş. Sonra, teşrikü’l-mesâi düsturuyla on adam birleşmişler. Biri demir getirip, biri ocak yandırıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir, ve hâkezâ… Herbirisi iğne yapmak san’atında yalnız cüz’î bir işle meşgul olup, iştigal ettiği hizmet basit olduğundan vakit zayi olmayıp, o hizmette meleke kazanarak, gayet sür’atle işini görmüş. Sonra, o teşrik-i mesâi ve taksim-i a’mâl düsturuyla olan san’atın semeresini taksim etmişler. Herbirisine bir günde üç iğneye bedel üç yüz iğne düştüğünü görmüşler. Bu hadise, ehl-i dünyanın san’atkârları arasında, onları teşrik-i mesâiye sevk etmek için dillerinde destan olmuştur.
İşte, ey kardeşlerim! Madem umur-u dünyeviyede, kesif maddelerde böyle ittihad, ittifak ile neticeler, böyle azîm yekûn faydalar verir. Acaba, uhrevî ve nuranî ve tecezzî ve inkısama muhtaç olmayarak ve fazl-ı İlâhî ile herbirisinin âyinesine umum nur in’ikâs etmek ve herbiri umumun kazandığı misil sevaba mâlik olmak, ne kadar büyük bir kâr olduğunu kıyas edebilirsiniz. Bu azîm kâr, rekabetle ve ihlâssızlıkla kaçırılmaz!
İKİNCİ MÂNİ:
Hubb-u cahtan gelen şöhretperestlik saikasıyla ve şan ve şeref perdesi altında teveccüh-ü âmmeyi kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celb etmekle enâniyeti okşamak ve nefs-i emmâreye bir makam vermektir ki, en mühim bir maraz-ı ruhî olduğu gibi, “şirk-i hafî” tabir edilen riyâkârlığa, hodfuruşluğa kapı açar, ihlâsı zedeler.
Ey kardeşlerim! Kur’ân-ı Hakîmin hizmetindeki mesleğimiz hakikat ve uhuvvet olduğu ve uhuvvetin sırrı, şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip (HAŞİYE-2) onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek olduğundan, mâbeynimizde bu nevi hubb u cahtan gelen rekabet tesir etmemek gerektir. Çünkü mesleğimize bütün bütün münâfidir. Madem kardeşlerin şerefi umumiyetle her ferde ait olabilir; o büyük şeref-i mânevîyi şahsî, hodfuruşâne, rekabetkârâne, cüz’î bir şerefe ve şöhrete feda etmek, Risale-i Nur şakirtlerinden yüz derece uzak olduğu ümidindeyim.
Evet, Risale-i Nur şakirtlerinin kalbi, aklı, ruhu böyle aşağı, zararlı, süflî şeylere tenezzül etmez. Fakat herkeste nefs-i emmâre bulunur. Bazı da hissiyat-ı nefsiye damarlara ilişir, bir derece hükmünü kalb, akıl ve ruhun rağmına olarak icra eder.
Sizlerin kalb ve ruh ve aklınızı ittiham etmem. Risale-i Nur’un verdiği tesire binaen itimad ediyorum. Fakat nefis ve hevâ ve his ve vehim bazan aldatıyorlar. Onun için bazan şiddetli ikaz olunuyorsunuz. Bu şiddet, nefis ve hevâ ve his ve vehme bakıyor; ihtiyatlı davranınız.
Evet, eğer mesleğimiz şeyhlik olsaydı, makam bir olurdu veyahut mahdut makamlar bulunurdu. O makama müteaddit istidatlar namzet olurdu. Gıptakârâne bir hodgâmlık olabilirdi. Fakat mesleğimiz uhuvvettir. Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz. Uhuvvetteki makam geniştir; gıptakârâne müzâhameye medar olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muavin ve zahîr olur, hizmetini tekmil eder. Pederâne, mürşidâne mesleklerdeki gıptakârâne hırs-ı sevap ve ulüvv-ü himmet cihetiyle çok zararlı ve hatarlı neticeler vücuda geldiğine delil, ehl-i tarikatin o kadar mühim ve azîm kemâlâtları ve menfaatleri içindeki ihtilâfâtın ve rekabetin verdiği vahîm neticelerdir ki, onların o azîm, kudsî kuvvetleri bid’a rüzgârlarına karşı dayanamıyor.
ÜÇÜNCÜ MÂNİ:
Korku ve tamâdır. Bu mâni diğer bir kısım mânilerle beraber Hücumât-ı Sittede tamamıyla izah edildiğinden, ona havale edip, Cenâb-ı Erhamürrâhimînden bütün Esmâ-i Hüsnâsını şefaatçi yapıp niyaz ediyoruz ki, bizleri ihlâs-ı tâmma muvaffak eylesin. Âmin.
اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ سُورَةِ اْلاِخْلاَصِ اِجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ. اٰمِينَ اٰمِينَ 12
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 13
Yazıda usanan ve ibadet ayları olan Şuhur-u Selâsede sair evrâdı, beş cihetle ibadet sayılan (HAŞİYE-3) Risale-i Nur yazısına tercih eden kardeşlerime iki hadis-i şerifin bir nüktesini söyleyeceğim.
BİRİNCİSİ: 14 يُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَاۤءِ بِدِمَاۤءِ الشُّهَدَاۤءِ (ev kemâ kàl). Yani, “Mahşerde ulema-i hakikatin sarf ettikleri mürekkep şehidlerin kanıyla muvazene edilir, o kıymette olur.”
İKİNCİSİ: 15 مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِأَةِ شَهِيدٍ (ev kemâ kàl). Yani, “Bid’aların ve dalâletlerin istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyyeye ve hakikat-i Kur’âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehid sevabını kazanabilir.”
Ey tembellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sufîmeşrep kardeşler! Bu iki hadisin mecmuu gösterir ki, böyle zamanda hakaik-i imaniyeye ve esrar-ı Şeriat ve Sünnet-i Seniyyeye hizmet eden mübarek, hâlis kalemlerden akan siyah nur veya âb-ı hayat hükmünde olan mürekkeplerin bir dirhemi, şühedanın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size fayda verebilir. Öyleyse onu kazanmaya çalışınız.
Eğer deseniz: “Hadiste âlim tabiri var. Bir kısmımız yalnız kâtibiz.”
Elcevap: Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, madem Risale-i Nur şakirtlerinin bir şahs-ı mânevîsi var; şüphesiz o şahs-ı mânevî bu zamanın bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı mânevînin parmaklarıdır. Kendi nokta-i nazarımda liyakatsiz olduğum halde, haydi, hüsn-ü zannınıza binaen bu fakire bir üstadlık ve tebaiyet noktasında bir âlim vaziyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben ümmî ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır; hadiste gösterilen ecri alırsınız.
Said Nursî
Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
1 : “İhtilâfa düşmeyin; sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz elden gider.” Enfâl Sûresi, 8:46.
2 : “Allah için kıyamda bulunup Ona kulluk edin.” Bakara Sûresi, 2:238.
3 : “Nefsini günahlardan arındıran, kurtuluşa ermiştir. Nefsini günaha daldıran ise hüsrana düşmüştür.” Şems Sûresi, 91:9-10.
4 : “Benim âyetlerimi, az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin.” Bakara Sûresi, 2:41.
5 : “Benim âyetlerimi, az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin.” Bakara Sûresi, 2:41.
6 : “Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse o müstesna.” Yusuf Sûresi, 12:53.
7 : “Başkalarını kendi nefislerine tercih ederler.” Haşir Sûresi, 59:9.
8 : “Her nefis ölümü tadıcıdır.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:185.
9 : “Muhakkak ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler.” Zümer Sûresi, 39:30.
10 : Tirmizî, Zühd: 4, Kıyâmet: 26; Nesâî, Cenâiz: 3; İbni Mâce, Zühd: 31; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:321.
11 : “Benim âyetlerimi, az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin.” Bakara Sûresi, 2:41.
12 : Allahım! İhlâs Sûresinin hakkı için, bizi ihlâs sahibi olan ve ihlâsa eriştirilen kullarından eyle. Âmin, âmin.
13 : “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin.” Bakara Sûresi, 2:32.
14 : Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, 1:6; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 6:466; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:561; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, no: 10026.
15 : İbni Adiy, el-Kâmil fi’d-Duafâ, 2:739; el-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, 1:41; Taberânî, el-Mecmeu’l-Kebîr, 1394; Ali bin Hüsâmüddin, Müntehebâtü Kenzi’l-Ummâl, 1:100; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 7:282.
(HAŞİYE-1) : HAŞİYE Evet, sırr-ı ihlâs ile samimî tesanüd ve ittihad, hadsiz menfaate medar olduğu gibi, korkulara, hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinaddır. Çünkü ölüm gelse, bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile, rıza-yı İlâhî yolunda, âhirete müteallik işlerde kardeşleri adedince ruhları olduğundan, biri ölse, “Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar. Zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla mânevî bir hayatı idame ettiklerinden, ben ölmüyorum” diyerek, ölümü gülerek karşılar. Ve “O ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum” der, rahatla yatar.
(HAŞİYE-2) : HAŞİYE Evet, bahtiyar odur ki, kevser-i Kur’ânîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev’indeki şahsiyetini ve enâniyetini o havuz içine atıp eritendir.
(HAŞİYE-3) : HAŞİYE Bu kıymetli mektupta Üstadımızın işaret ettiği beş nevi ibadetin kendilerinden izahını talep ettik. Aldığımız izah aşağıya yazılmıştır: 1. En mühim bir mücahede olan ehl-i dalâlete karşı mânen mücahede etmektir. 2. Üstadına neşr-i hakikat cihetinde yardım suretiyle hizmet etmektir. 3. Müslümanlara iman cihetinde hizmet etmektir. 4. Kalemle ilmi tahsil etmektir. 5. Bazan bir saati bir sene ibadet hükmüne geçen tefekkürî olan ibadeti yapmaktır. Rüştü, Hüsrev, Refet Lügatler
a’mâl-i uhreviye : âhirete yönelik ameller, işler
âb-ı hayat : hayat suyu, kan
ahayyül : hayal etme
âhiret : öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat
âkıbet : netice, son
akîm : neticesiz
Aleyhisselâm : Allah’ın selamı üzerine olsun
âlim : ilim sahibi
amel : iş, davranış
âmil : etken, önde gelen
âmin : Allahım kabul eyle
atâlet : hareketsizlik
âyet : Kur’an’da yer alan her bir cümle
âyine : ayna
âzâ : uzuvlar, organlar
azîm : büyük, yüce
bedel : karşılık
beyan etmek : açıklamak
bid’a : dinde olmayıp sonradan dine zarar verecek şekilde ortaya çıkan şey
bilfiil : fiilen, uygulamalı olarak
binaen : dayanarak
bitamâmihâ : bütünüyle, tamamıyla
cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye : Kur’an’ın temel prensiplerinden hareketle açılan en büyük cadde
Cenâb-ı Erhamürrâhimîn : merhametlilerin en merhametlisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah
Cenâb-ı Hak : Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
cihet : taraf, yön
civanmert : cesur, yiğit
cüz’î : az, sınırlı, ferdî
çendan : gerçi
daire-i kudsiye : kutsal daire
dalâlet : hak yoldan sapma, inkârcılık yapma
Dârüsselâm : sonsuz esenlik ve güvenliğin bulunduğu yer, Cennet
dâvâ : kutsal bir iddiayı insanlara duyurma gayreti
def etmek : uzaklaştırmak, ortadan kaldırmak
defter-i a’mâl : amel defteri
dehşetli : korkunç, ürkütücü
derecat : dereceler
desise : hile, aldatma
dirhem : eskiden kullanılan ve 3 gramlık ağırlığa karşılık gelen bir ölçü birimi
dua-yı mânevî : mânevî dua
düstur : kural, kanun
ecir : sevap
edeb : terbiye, güzel ahlâk
ehemmiyet : değer, önem
ehl-i dalâlet : hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler
ehl-i dünya : dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler
ehl-i hakikat : iman hakikatlerine bütün ayrıntılarıyla araştırarak ulaşanlar
ehl-i san’at : san’atla uğraşanlar
ehl-i siyaset : siyasetle ilgilenenler
ehl-i tarikat : tarikata mensup olanlar
ehl-i tasavvuf : tasavvuf ehli; Allah’a ulaşmak için tasavvuf yolunu seçenler
elif : Arap alfabesinin ilk harfi
emel : arzu, istek
emval : mallar
emvâl-i uhreviye : âhirete ait mallar; sevaplar
enâniyet : benlik, gurur
esas : temel
esbab : sebepler
Esmâ-i Hüsnâ : Allah’ın sonsuz güzellikteki isimleri
esrar-ı Şeriat : İslâmiyet’in içindeki sırlar
ev kemâ kâl : veya buna benzer şekilde buyurmuşlardır
evrâd : okunması âdet olan dualar
fâni : geçici olan, ölümlü
fâni olma : bir meseleye kendinden geçer derece kendini verme
faraz : varsayım
farazî : hayalî, varsayılan
farzetmek : var saymak
fazilet : değer, üstün özellik
faziletfuruşluk : üstünlük taslama, üstünlüklerini satmaya çalışma
fazl-ı İlâhî : Allah’ın lütfu, ihsanı
fenâ fi’l-ihvân : kardeşlerinde fâni olma
fenâ fi’r-resul : peygamberde (a.s.m.) fâni olma ve bütün duygularında onu yaşatarak sünnetine tâbi olma
fenâ fi’ş-şeyh : şeyhte fâni olma
ferd : kişi, birey
ferdî : kişisel, bireysel
fert : birey
fevâid : faydalar, kazançlar
fikren : düşünce yoluyla
garip : yalnız, yabancı
gaye-i hilkat : yaratılış amacı
gayet : çok
gıpta : özenti, imrenme
gıptakârâne : imrendirici bir şekilde
hâcât-ı maddiye : maddî ihtiyaçlar
hademe : hizmetkârlar
hâdim : hizmetçi
hadis : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
hadise : olay
hadis-i şerif : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
hadsiz : sınırsız, sayısız
hak : doğru, gerçek
hakaik : hakikatler
hakaik-i imaniye : iman hakikatleri
hâkezâ : bunun gibi
hakikat : doğru gerçek
hakikat-i ihlâs : ihlâs gerçeği
hakikat-i imaniye : iman hakikati, gerçeği
hakikat-i Kur’âniye : Kur’ân gerçeği
hakikatli : varlıkların iç yüzünü ve hakikatini yakından bilen
hakikî : asıl, gerçek
Hâlık-ı Rahîm : sınırsız rahmet ve şefkat sahibi olan ve herşeyi yaratan Allah
halîliye : Allah’ın dostu (Halîlullah) ünvanına sahip olan Hz. İbrahim’in örnek alındığı yol
hâlis : içten, ihlâslı, samimî
hâsıl olan : meydana gelen
haslet : huy, karakter
hassa : temel özellik
haşiye : dipnot
hatar : tehlike
havale etme : yönlendirme
hayat-ı ebediye : sonsuz hayat, âhiret hayatı
hayat-ı ictimaiye-i beşeriye : insanların toplum hayatı
hazır ve nâzır olmak : Allah’ın her an, her yerde olması ve her şeyi görmesi
Hazret-i Gavs-ı Âzam : Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.)
hevâ : gelip gecici arzu ve istek
hıllet : çok güçlü dostluk
hırs-ı sevap : daha çok sevap kazanma hırsı
hikmet : bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma
himayetkârâne : koruyarak
hisse : pay
hissiyat : hisler, duygular
hissiyat-ı nefsaniye : kötülükleri emreden nefsin yönlendirdiği duygular
hissiyat-ı nefsiye : nefse ait duygular
hissiyat-ı süfliye : insanları kötülüğe yönelten aşağılık duygular
hizmet-i ilmiye ve diniye : ilim ve din hizmeti
hizmet-i kudsiye : kutsal hizmet
hizmet-i Kur’âniye : Kur’ân hakikatlerini yayma hizmeti
hodfuruşâne : kendini beğenerek, övünerek
hodfuruşluk : kendini beğendirmek için uğraşmak
hodgâmlık : bencillik
hubb-u cah : makam sevgisi
hususan : özellikle
hususî : özel
Hücumât-ı Sitte : Risale-i Nur’da yer alan ve şeytanın altı hücum ve desisesini konu edinen bir risale; Yirmi Dokuzuncu Lem’anın altıncı kısmı
hürmet etmek : saygı göstermek
hürmetsiz : saygısız
hüsn-ü zan : güzel zanda bulunma
ıstılahat : her hangi bir ilme ait kelimeler, tabirler, terimler
icra etmek : yerine getirmek
idame etme : devam ettirme, sürdürme
ihlâs : ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme; samimiyet
ihlâs-ı etemme : tam ve mükemmel ihlâs
ihlâs-ı tâm : tam ve eksiksiz ihlâs
ihlâs-ı tâmme : tam bir ihlâs, samimiyet
ihsân-ı İlâhî : Allah’ın ihsânı, ikramı, bağışı
ihtilâfât : farklılıklar, ihtilaflar
ihtiyat : tedbir
ikaz : uyarı
ikmal etmek : tamamlamak
iktiza etmek : gerektirmek
iltifat : övgü
iman : inanç
iman-ı tahkikî : imana dair bütün meseleleri inceleyip delil ve bürhan ile inanma
in’ikas : yansıma
inkısam : bölünme, kısımlara ayrılma
insafsız : vicdansız
insan-ı kâmil : insanın Allah’ın fiilleri, isimleri ve sıfatlarının en parlak aynası olma seviyesine ulaşması
istidat : kabiliyet
istifade etmek : faydalanmak
istikbal : gelecek
istilâ etmek : işgal altına almak
iştigal etmek : meşgul olmak
iştirak : ortaklık, katılma
iştirak-i a’mâl : sevap kazandıran işlerde ortaklık
iştirak-i emval : mal ortaklığı
iştirak-i san’at : san’at ortaklığı
itimad etmek : güvenmek
ittifak : anlaşma, birlik
ittifak-ı vazife : aynı görevde birleşme
ittihad : birlik, birleşme
ittihad-ı hakikî : gerçek anlamda birlik oluşturmak
ittihad-ı maksat : aynı hedefte birleşme
ittiham etmek : suçlamak
izah : açıklama
izale etmek : gidermek, ortadan kaldırmak
kat’iyen : kesin olarak
kâtib : el ile yazan
kederli : sıkıntılı, üzüntülü
kemâlât : mükemmel ve kusursuz özellikler
keramet : Allah’ın bir ikramı olarak, Onun sevgili kullarında görülen olağanüstü hal ve hareket
keramet-i gaybiye : Allah’ın bir ikramı olarak gelecekle ilgili haber verme işlemi
kerem-i İlâhî : Allah’ın ikramı
kesif : katı, yoğun
kevser-i Kur’ânî : Kur’ânî kevser; Kur’ân’a ait hayırlar, güzellikler
kıymet : değer
komite : heyet, komisyon
kudsî : kutsal
kudsiyet : kutsallık
Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân : açıklamalarıyla akılları benzerini yapmaktan âciz bırakan Kur’ân-ı Kerim lemeât : parıltılar
kuvvet-i mâneviye : mânevî güç
lâakal : en az
lâtif : güzel, hoş
lem’a : parıltı
Lemeât : Risale-i Nur Külliyatında yer alan Lem’alar isimli risâle
lisan-ı hal : hal ve beden dili
liyakat : lâyık olma
mâbeyn : ara, iki şeyin arası; bir şeyin ve topluluğun içinde olma
mahdut : sınırlı
mahiyet : nitelik, özellik
mahşer : âhirette Allah tarafından yeniden diriltilen insanların toplanacağı yer
makam : derece, yer
makbul : kabul edilen
maksat : amaç, gaye
mâlik : bir şeyin sahibi
mâlik olmak : sahip olmak
mânâsız : anlamsız
mânen : mânevî olarak
manevi : maddi olmayan, manaya ait
mâni : engel
maraz-ı ruhî : ruh hastalığı
marifet-i Sâni : her şeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah’ı tanıma ve bilme
masnuat : san’atlı olarak yaratılan varlıklar
mâsumâne : günahsız bir şekilde
mazhar olmak : bir özelliği üzerinde yansıtmak
mecbur : zorunlu
mecmu : bir şeyin tamamı
medar : dayanak noktası, kaynak, sebep
medet : yardım
meleke : alışkanlık
menâfi-i cüz’iye : küçük ve sınırlı menfaatler
menfaat : fayda, yarar
menfaat-i maddiye : maddî menfaatler, faydalar
menfaat-i uhreviye : âhirete ait yararlar
menşe : kaynak
merâtip : mertebeler
meslek : takip edilen yol, yöntem
meslek-i hakikat : hakikate ulaşmak için takip edilen yöntem
meşhud : görünen
meşreb : hareket tarzı, metod
metin : sağlam, kuvvetli
mevt : ölüm
meziyat : meziyetler, güzel özellikler
meziyet : üstün özellik
mezkûr : adı geçen
misâl : örnek
misil : benzer
muavenet : yardım
muavin : yardımcı
mucizevâri : mucize gibi
muhafaza etmek : korumak
muhalif : aykırı
muhtasaran : özet olarak
mukabil : karşılık
mukteza : bir şeyin gereği
muntazır : bekleyen, hazır
muntazır kalmak : beklenti içinde olmak
muvaffak olmak : başarmak
muvaffakiyet : başarı
muvazene etmek : tartmak, dengeye getirmek
muzır : zararlı
mü’min : Allah’a inanan
mübarek : bereketli, hayırlı
mücahede : Allah yolunda cihad etme
müessir : etkili
mühim : önemli
mükellef : yükümlü
mülâhaza etmek : değerlendirme yapmak
münâfi : aykırı, zıt
münasebet : bağlantı, ilgi
mürid : bir mürşidin talebesi
mürşid : irşad eden, doğru yolu gösteren, gafletten uyandıran
mürşidâne : hak ve doğru yolu göstererek, irşad edici olarak
müstakbel : gelecek zaman
müşahede etme : gözlemleme
müteaddit : bir çok
müteallik : alakalı, ilgili
müteessir olmak : etkilenmek
müttehid : aynı noktada birleşen
müzâhame : bir noktada izdiham meydana getirme ve ferdlerin birbirine sıkıntı vermesi
namzet : aday
nazar : bakış
nazar-ı dikkati celb etmek : dikkatleri çekmek
nefis : insanın kendisi; insanı devamlı yasak zevk ve isteklere, kötülüklere teşvik eden duygu
nefs-i emmâre : hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe ve yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu; kişinin kendisi
nehy : yasak
nehy-i İlâhî : Allah tarafından konulan yasak
neşr-i hakikat : iman hakikatlerinin yayılması, yazılı olarak insanların eline ulaştırılması
netice : son, sonuç
netice-i hizmet : hizmetin sonucu
netice-i san’at : san’atın neticesi, ürünü
neticesiz : sonuçsuz
nev’ : çeşit, tür
nevi : çeşit, tür
nezaret : gözetim
niyaz etmek : yalvarıp yakarmak
noksan : eksik
nokta-i istinad : dayanak noktası
nokta-i nazar : bakış açısı
nota : bildiri
nur : aydınlık
nuranî : nurlu, aydınlık
nuraniyet : nurlu olma
nükte : ince ve derin anlamlı söz
peder : baba
pederâne : babaya yakışır şekilde
rabıta : bağlantı
rabıta-i mevt : ölüm bağı; ölümü düşünmek ve dünyanın fani olduğunu kabul etmekle nefsin aldatmacalarından kurtulma faaliyeti
rağmına : zıddına, aksine
razı olmak : hoşnut olmak
rekabetkârâne : rekabet ederek
rıza-yı İlâhî : Allah’ın rızası, hoşnutluğu
risale : Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
riyâ : gösteriş
riyâkâr : iki yüzlü
riyâkârâne : iki yüzlü bir tarzda
sa’y : çalışma
saadet-i ebediye : sonsuz mutluluk, sonsuz olan Cennet hayatı
sadaka : Allah rızası için ihtiyaç sahibi kimselere yapılan yardım
sadıkane : sadakatli bir şekilde
sâfi : arınmış, temiz
sahil-i selâmet : kurtuluş sahili
saika : yönlendirme
sair : diğer
sakîl : çirkin, ağır karşılanan
samimî : içten, gönülden
sarf etme : harcama
savletli : saldıran
sefine-i Rabbâniye : Rabbanî gemi, iman hakikatlerini yayma hizmeti
semere : meyve, netice
sevk eden : yönlendiren
sevk etmek : yönlendirmek
sırr-ı adediyet : sayısal değerde gizli olan sır
sırr-ı ihlâs : ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme değeri, ihlas sırrı
sırr-ı ittihad : birlik içinde saklı olan sır
sırr-ı uhuvvet : kardeşlik sırrı
sırr-ı uhuvvet-i hakiki : gerçek kardeşlik esprisi
siper : arkasına saklanılacak şey
sufî : tasavvuf ilmiyle uğraşan
sufîmeşrep : tasavvuf metoduyla hareket eden kişi
sû-i istimâlât : bir şeyi kötüye kullanma işlemleri
sukut : düşme, alçalma
suret : biçim, şekil
süflî : alçak, âdi
sülûk etmek : tasavvuf yoluyla manevî âlemlerde çeşitli derecelere yükselmek
Sünnet-i Seniyye : Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
sür’at : hız
şahs-ı mânevî : belli bir kişi olmayıp, bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik
şahsî : kişisel, bireysel
şâkirâne : şükrederek
şakirt : talebe, öğrenci
şefaatçi : af için aracılık eden
şehadet etmek : şahitlik etmek
şeref-i mânevî : mânevî üstünlük
şevk : şiddetli arzu ve istek
şirk-i hafî : gizli şirk
şöhretperest : şöhret düşkünü
şuhur-u selâse : üç aylar; Recep, Şaban ve Ramazan ayları
şüheda : şehitler
taarruz : saldırı
tabir : açıklama, yorumlama, ifade, söz
tahakküm etmek : kendi hükmü ve hakimiyeti altına almak
tahattur etmek : hatırlamak
tahrik etmek : harekete geçirmek
tahrip etmek : yıkıp yok etmek
tahsil etmek : elde etmek, kazanmak
takdir etme : bir şeyin değerini anlama ve ilân etme
taksim-i a’mâl : iş bölümü
talep : istek
tamâ : hırs, aç gözlülük
tarassudat : göz altında tutma çalışmaları
tarikat : bir şeyhin gözetiminde müridin takip edeceği usül, yol
tarik-i hakikat : hakikate ulaşma yolu
tasavvur etmek : düşünmek, var saymak, hayal etme
tazyikat : baskılar, sıkışmalar
tebaiyet : tâbi olma, uyma
tecavüz : haddi aşma, saldırma
tecezzî : bölünme, parçalanma
tedarik etmek : elde etmek
tefânî : kardeşler arasında fani olmak
tefekkürî : düşünme ve ibret alma şeklinde
tefekkür-ü imanî : imanî meselelerin bütün ayrıntıları ile tefekkür edilmesi, düşünülmesi
tehditkârâne : tehdit ederek
tekaddüm etmek : öne geçmek
tekmil etmek : tamamlamak
temessük etmek : sıkıca sarılmak
temin etmek : sağlamak
tenezzül etmek : inmek, alçalmak
tenkit : eleştirme
tesanüd : dayanışma
teşrik-i mesâi : birlikte çalışma, işbirliği
teşrikü’l-mesâi : birlikte çalışma, işbirliği yapma
tevafuk : uygunluk
tevcih etmek : yöneltmek
teveccüh : insanların değer vererek yönelmeleri, yönelme, ilgi gösterme
teveccüh-ü âmme : insanların ilgi göstermesi, değer vermesi
tevehhüm-ü ebediyet : sonsuza kadar yaşayacağını sanmak
tezahür eden : ortaya çıkan, görünen
tûl-i emel : hiç ölmeyecekmiş gibi uzun emel sahibi olma
ubudiyet : kulluk
uhrevî : âhirete ait
uhuvvet : kardeşlik
ulema-i hakikat : iman hakikatlerini araştırıp elde eden âlimler
ulüvv-ü himmet : yüksek gayret sahibi olma
umum : bütün
umumî : genel
umumiyetle : genellikle
umur-u dünyeviye : dünyaya ait işler
umur-u hayriye : hayırlı işler
ümmet-i Muhammediye : Hz. Muhammed’in (a.s.m.) yolundan giden ümmet
ümmî : okuma-yazma bilmeyen, tahsil görmemiş
üssü’l-esas : esasın esası, en temel şart
üstad : hoca, öğretmen
vahîm : ağır, dehşet verici
vaki olan : meydana gelen
vasıta : araç
vasıtasıyla : aracılığıyla
vazife-i imaniye : iman hakikatlerini yayma görevi
vaziyet : durum
vehim : kuruntu, varsayım
vesile-i makasıd : maksat ve hedeflere ulaştıran araç
vukuat-ı tarihiye : tarihî olaylar
vücud-u insan : insan bedeni
vüs’at-i rahmet : rahmetin bolluğu
yekûn : bütün, toplam
yevm-i mahşer : mahşer günü
zahîr : yardımcı, destek sağlayan
zaman-ı hazır : şimdiki zaman
zayi : kayıp
zayi etmek : kaybetmek, boşa harcamak
zerre miktar : çok az miktar
zikretmek : hatırlamak, akılda tutmak
ziyade : çok, fazla


RİSALE-İ NUR

Sitemizde sanatçıya ait toplam 20 eser bulunmaktadır. Sanatçının sayfasına gitmek için tıklayın.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.