ilahi sözleri sitemize hoş geldiniz.

Beğen 0

Gönül Tahtımızın Eşsiz Sultanı Efendimiz-1.Kısım

GÖNÜL TAHTIMIZIN EŞSİZ SULTANI-REŞİT HAYLAMAZ
BEKKE VADİSİNDE YANKILANAN SES
Asırlar öncesinden Bekke vadisinde bir ses yankılanıyor: – Bizi, bu yalnız ve ıssız vadide bırakıp da nereye gidiyor¬sun ey İbrahim?
İtimat ve tevekkül zirvesinin sahibi Hz. İbrahim’de, yan¬kılanan sese cevap mahiyetinde hiçbir hareket yok. Zira o, sa¬dece kendisine denileni yapıyor ve emre itaatten taviz vermek istemiyordu. Çünkü bu, ilahi bir yönlendirmeydi; asırlar son¬ra geleceğinin muştusu verilen Son Nebi’nin şereflendireceği beldenin temeli atılacaktı.
Beri tarafta, teferruata muttali olmayan Hz. Hacer, ko¬casını kendisinden uzaklaştıran her adımda ayrı bir korku yaşıyordu. Bunun için, yalnızlığın hicranını iliklerine kadar hisseden telaş dolu bir sesle yeniden seslendi:
– Ey İbrahim! Bizi bu yalnız ve ıssız vadide bırakıp nereye gidiyorsun?
Belli ki, geldiği istikamette gerisin geriye ilerleyen Hz.
İbrahim’den cevap gelmeyecekti. Kucağındaki biricik yav¬rusuyla arkasından koşturmak beyhüdeydi. Sanki, yıllarca çocuk hasreti çeken ve dualannda Rabbinden çocuk dileyen Hz. İbrahim gitmiş; yerine bambaşka birisi gelmişti. Şüphesiz böyle köklü bir değişim, ancak Rabbani bir yönlendirme so¬nucu gerçekleşebilirdi. Bunun için Hz. Hacer:
– Sana böyle yapmanı Allah mı emretti, diye sordu.
O ana kadar hiç tepki vermeden ilerleyen Hz. İbrahim’¬den, bu soruya mukabil güven dolu bir ses duyuldu:
– Evet!
Emreden O ise, koruyacak da O olacaktı. O’nun koruması altına girdikten sonra, ne bu ürperten yalnız vadilerdeki vah¬şet ne korku veren yalnızlık ve ne de bir aile reisinin hima¬yesinden mahrumiyet ürkütebilirdi onu. Onun için, arkasını dönüp kucağındaki yavrusuyla birlikte geri gelirken, dudakla¬nndan şu kelimeler dökülecekti Hz. Hacer’in:
– Öyleyse O, bizi asla zayi etmez.’
Zaten bu cümle, aile reisiyle diğer fertlerin diyaloğundaki son noktayı oluşturuyordu. Artık Hz. İbrahim uzaklaşmış; Hz. Hacer de, minik yavrusu İsmaiiıe birlikte bırakıldıklan nok¬taya geri dönmüştü.
Hz. İbrahim’in Duaları
Hz. İbrahim, ufukta kaybolacağı bir noktaya geldiğinde geri dönecek ve ellerini açarak Rabb-i Rahim’inden şöyle ni¬yazda bulunacaktı:
– Ey bizim Rabbimiz! Şüphesiz ben, zürriyetimden bir kısmını Senin kutsal mabedinin yanında, ekin bitmez bir va¬dide yerleştirdim.
‘Yerleştirdim’ ifadesinden açıkça anlaşıldığı üzere; o, he¬nüz hiçbir hayat emaresi görülmeyen bu vadinin, büyük bir yerleşim yeri olacağını ifade ediyordu. Aynı zamanda burası, yeryüzündeki ilk binanın inşa edildiği önemli bir yer; ilkle so¬nun buluşacağı Bekke vadisiydi.
Hz. İbrahim, niyazına şöyle devam etti:
Taberi, Tefsir, 13/152
– Ey bizim Rabbimiz! Namazı gereğince kılsınlar diye böyle yaptım.
Anlaşılan, buraya gelişteki asıl hedef de, insanı Rabbe yaklaştıran kulluk vazifesiydi. Ve bu vazifeyi doruk noktada temsil edecek olan Zat burada zuhür edecek; dünya, buradan doğan nur ile, külli manada bir kullukla tanışmış olacak ve ubudiyet adına aydın bir hüviyete bürünecekti.
Bir talebi daha vardı Hz. İbrahim’in:
– Ya Rabbi! Artık, insanların bir kısmının gönüllerini on¬lara doğru yönelt, onlan her türlü ürünlerden nzıklandır ki Sana şükretsinlcrl-
Yakanşlannda, kendisine ait vazifeyi yerine getirdiğini bil¬dirme ve muştusunu verdiği hususların da Rabb-i Rahim tara¬fından gerçekleştirilmesini talep vardı. Zira kulaklannda, ömrü¬nün kemale erdiği dönemde hamile kalan hanımının sevincini paylaştığı anlardaki duyduğu şu müjdenin yankılan çınlıyordu:
– Şüphesiz ki Hacer, erkek bir çocuk dünyaya getirecek ve onun doğurduğu evladın neslinden gelecek birisinin eli, bü¬tün insanlığın üzerinde hakim olacak. Ve herkesin eli de, huşü ve itaatle O’na açılacak.s
Hz. İbrahim için, bundan daha büyük bir saadet olamaz¬dı; yıllardır ümidini kesmeden beklemenin mükafatını görü¬yordu. Hem de, sadece doğacak oğluyla sınırlı olmayan bir mükafat … Torunlan arasından çıkacak Son Nebi’nin zuhüru ve insanlığın da O’nun etrafında kenetlenmesi hakikati …
Dua dua yalvanrken Hz. İbrahim’e şunlar vahyedilecekti: – Senin duanı, İsmail hakkında kabul ettim ve ona bereket ihsan ettim. Ondan sonra nice nesiller gelip geçecek, ama gün gelecek esas itibariyle onun nesIinden on iki yüce karnet zuhür edecek. Ve Ben, onu büyük bir cemm-i gafire reis yapacağım
İbrahim, 14/37 İbn Kesir, el-Bidaye , 1/153 4 İbn Kesir, el-Bidaye, 1/153
İşte Hz. İbrahim, adımını atarken bu tecrübe üzerinde yürüyor ve ilahi yönlendirmenin gereğini yerine getirmenin mücadelesini veriyordu.
Yeni Bir Medeniyetin İnşası
Beri tarafta Hz. Hacer, kadın başına yalnız kaldığı bu va¬dide çocuğunun telaşına düşmüş; içecek bir yudum su bula¬bilmek için koşturup duruyordu. Bir anne olarak endişelerini teskin eden tek şey, Rabbine olan itimadıydı. Belki de, kuca¬ğındaki çocuğa hamile olduğunda karşılaştığı meleği ve onun söylediklerini hatırlayıp teselli oluyordu. Zira, bunalıp sıkıntı¬lannı Rabbine arz ettiği bir gün, yanında beliren melek kendi¬sine şunlan söylemişti:
– Endişe edip korkma! Zira şu an, senin hamile olduğun oğlun vesilesiyle Allah, yeryüzünde hayır murad etmektedir.
Meleğin söyledikleri bunlarla da sınırlı değildi; melek ço¬cuğunun adını ‘İsmail’ koymasını fısıldamış ve ardından şun¬lan ilave etmişti:
– Doğacak çocuk, emsalsiz birisi olacak ve bütün insanlığın ümidi onda olacak. Onun eli, herkesin üstünde olacak, herke¬se hükınedecek ve herkesin eli de onunla olacak. Herkes, onun emir ve direktiflerine göre kendini şekillendirecek. Ve aynı za¬manda o, bütün kardeşlerinin beldesine malik olacak.»
Bunlar, kocası Hz. İbrahim’e söylenilenlerle de, tam bir paralellik arz ediyordu.
Müjdeye itimadı tam olsa da, sebeplere riayet bir esastı ve bunun için Hz. Hacer, bir yudum su veya nefes alan bir can bulma arzusuyla iki tepecik, Safd ile Merve, arasında telaşlı bir yanşa başladı. Zira, kırbadaki su tükenmiş, şefkat yüklü anne Hacer’de korku ve telaş başlamıştı. Bu koşturmalan sı-rasında bir taraftan da, göz ucuyla sürekli küçük yavrusunu kolluyor, onun başına bir şeylerin gelmesinden korkuyordu.
İbn Kesir, el-Bidaye, 1/153
Artık Safa ile Merve arası, Hacer’in güzergahı olmuştu.
Her iki tepenin eteklerine geldiğinde yürüyüşünü hızlandırı¬yor ve ayrı bir telaşla diğer tepeye ulaşmaya çalışıyordu. Bu telaşlı koşuşturma tam yedi kez tekrarlanacaktı.
Tam Merve’nin tepesine gelmişti ki, bir sesle irkildi. Adeta bu ses, kendisini, oğlunun yanına çağırıyordu. Yeniden dikkatli¬ce kulak kesildi. Evet, yanılmamıştı; biricik yavrusunun yanında bir melek duruyordu. Daha bir dikkatlice baktı. Gördüklerine inanamıyordu; oğlu İsmail’in ayaklannın dibinde bir de pınar oluşmuştu ve çölün ortasında kaynayıp duruyordu.
Bir çırpıda koşup çocuğunun yanına geldiğinde, meleğin kendisine şunları söylediğini duydu:
– Sakın zayi olacağın endişesine kapılma!.. Çünkü burada Allah’ın evi vardır. Onu, bu çocukla babası inşa edeceklerdir. Allah, onun ehlini asla zayi etmez … 6
Vazife tamam olunca, melek de ortadan kaybolmuş ve yine Hz. Hacer’le küçük yavrusu Hz. İsmail yalnız kalakalmıştı.
Her dönemde hayat kaynağı olan su, buraya başka insan¬lan da çekecek ve böylelikle, kader programının takdir bu¬yurduğu bir yapılanma başlayacak, Beklenen Nebi’nin zuhür edeceği şehrin temelleri atılacaktı. Zira, çok geçmeden buraya Cürhümlüler gelecek ve hayat emaresi gördükleri bu yerde, Hz. Hacer’in de iznini alarak, konaklayıp Mekke şehrini mey¬dana getirmeye başlayacaklardı.
Böylelikle, insanlığın kendisinde hayat bulacağı Residul¬lah’ın neş’et edeceği Fôrôn dağlannın arasında yeni bir ha¬yat başlıyordu. Zemzem’in hayat verdiği çöl, artık verimli bir belde haline gelecek ve bereketiyle insanlan kendisine çeke¬cek, karalara bürünüp yas tutan bu dağların arasında, Hz. Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) netice verecek bir süreç başlayacaktı.
Hz. İbrahim’in duası kabul görmüş ve bu ıssız vadi artık, yeşillere bürünerek insanlan kendisine çekmeye başlamıştı. Bu teveccüh, aynı zamanda buraya her türlü nimetin akın et¬mesini de sağlayacak ve buradakiler bundan böyle sürekli bir inayet yaşayacaklardı.
Bu arada Hz. İsmail de büyümüştü ve artık delikanlılık dönemini yaşıyordu. Nihayet Hz. İsmail, Cürhümlülerden bir kızla evlenmiş ve Zemzem’le başlayan bu birliktelik, akrabalık bağlannın kurulmasıyla güçlenerek geleceğe yönelik sağlam bir zemin oluşturmuştu.
Geçen süre içinde Hz. İbrahim, zaman zaman Hacer ve İsmail’i ziyarete geliyor, bir müddet kaldıktan sonra tekrar onlan kendi hallerinde bırakıp geri dönüyordu.
Aradan bir süre daha geçmişti. Bu sefer, Hz. İbrahim, hemen geri dönmek için değil, uzun bir müddet orada kalıp Kabe’yi yeniden inşa etmek için geliyordu. Murad-ı ilahi bu istikametteydi ve o da, bu isteği yerine getirebilmek için yola koyulmuş, Mekke’ye geliyordu.
Çok geçmeden de, oğlu Hz. İsmail’le birlikte Kabe’yi inşa etmeye başlamışlar ve bir kez daha insanlığı, asla vazgeçeme¬yecekleri bir kaynağa davete durmuşlardı. Bir taraftan inşa iş¬lemi devam ederken diğer yandan da ellerini açıp, bu en kut¬sal mekanda dua dua Rablerine şöyle yalvanyorlardı:
– Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur. Hiç şüphesiz işiten Sen’sin, bilen de Sen! ..
Ey Rabbimiz! Hem İsmail ve beni, yalnız Senin için boyun eğen Müslümanlardan kıl, hem de soyumuzdan yalnız Senin için boyun eğen Müslüman bir ümmet meydana getir ve bize ibadetimizin yollannı göster. Tevbemize rahmetle icabette bulun. Hiç şüphesiz Tevvab Sensin, Rahim de Sen!..
Şanı yüce iki peygamberin, yeryüzündeki ilk bina ve arşın izdüşümü olan mübarek bir mekanda yaptıklan bu dualara el¬bette icabet edilecekti. Duada böylesine bir hill yakaladığını gören Hz. İbrahim sözü, temelini atmış olduğu ‘hillet’ mesleğini; kıyamete kadar ve sadece bir yörede değil, bütün alemde ikame edecek olan Son Nebi’ye getirecek ve şöyle yalvaracaktı:
– Ey Rabbimiz! Bir de onlara içlerinden öyle bir Resul gönder ki, o Resül, onlara Senin ayetlerini tilavet eyleyip oku¬sun, kendilerine kitabı ve hikmeti talim edip öğretsin, içleri¬ni ve dışlannı tertemiz yapıp onlan pak eylesin. Hiç şüphesiz Aziz Sen ‘sin, hikmet sahibi de Senl..”
Bu duasında Hz. İbrahim (aleyhisselamj’ın, gelmesini istedi¬ği hikmet sahibi peygamber, kuşkusuz her peygamberin gele¬ceğini muştuladığı Son Nebi Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellern)’di. Zira, Hz. İsmail zürriyeti içinde Hz. Muhammed’den başka bir peygamber yoktu ve olmayacaktı da.
Bu samimi duanın, Hakk katındaki değeri de oldukça bü¬yüktü. Nitekim, yüzyıllar sonra bir gün Allah Resülü (sallallalıu aleyhi ve sellern), minnet sadedinde şunlan söyleyecekti:
– Ben, atam İbrahim’in duası, kardeşim İsa’nın müjdesi ve annemin de riiyasıyım.”
Yine vefayı, vefa ehlinden öğrenmemiz gerektiğini gösteren bir yer … Yine ahde vefanın silinmez bir örneği ve yine duaya dua ile mukabelede bulunmanın eşsiz misali!.. Hz. İbrahim (aleyhisselaml’Iü, çağlar öncesinden dualanna alarak gelmesini is¬tediği Hz. Muhammed’in ümmeti de, bir şükran ifadesi olarak dualanna O’nu alacak, ‘Allahümme Salli’ ve ‘Bariklerinde:
– Allah’ım! Muhammed’e, O’nun al ve ashabına salat ve berekette bulunduğun gibi İbrahim’e de aynı salat ve bereket¬ten ihsan eyle, diyerek her gün namazlannda Hakk’a niyaz edecektir!..
Bu vefanın bir de İbrahirncesi vardı. Zira, Hz. Muham¬med’in geleceğinin haberi, Hz. İbrahim’in ruhuna o denli işlemişti ki, kendi şahsına yapılan iltifatlarda bile O’nu hatırlayıp öne çıkanyor ve bu iltifatlara layık olanın kendisinden ziyade, Beklenen Sultan olduğunu ifade ediyordu.
Allah (celle celaluhü), Hz. İbrahim’i değişik imtihan süzgeçle¬rinden geçirmiş ve her birinde üzerine düşen vazifeyi hakkıyla yerine getiren Hz. İbrahim’ e şöyle bir iltifatta bulunmuştu:
– Seni insanlara imam kılacağım.
Bu, büyük bir iltifattı ve karşılığında acziyet içinde şükür¬le mukabele gerekiyordu. Aynı zamanda bu, böyle bir nimetin şükrü adına önemli bir göstergeydi. Ancak Hz. İbrahim öyle yapmadı. O’nun verdiği ilk tepki:
– Benim zürriyetimden de!.. şeklindeydi ki bu, üzerinde durulması gereken bir refleksti. Şuuraltının ne türlü bilgilerle beslendiğinin bir göstergesiydi aynı zamanda. Zaten, insanın gerçek niyeti de böylesi sürpriz durumlarda ortaya çıkardı.
Ancak; Allah (celle celaluhü), imarnet gibi önemli bir me se¬lenin, zulme dalmış ve ona nza gösteren, bilhassa o günkü İsrailoğulları gibi inhiraf eden kimselere müyesser kılınma¬yacağını ifade sadedinde;
– Zalimler, ahdime (nübüvvetime) nail olamazlar.” buyu¬racaktı.
Böyle bir ifadeyle, nazarlar yakın zamanda bir imam ara¬mak yerine, gelecek asırlara ve daha uzun bir zamana yönlerı¬dirilmiş oluyordu.
Böylelikle, zulümle nübüvvetin, asla bağdaştınlamayacağı¬nın vurgulanmasının yanı sıra, İsrailoğullannın yapageldikleri zulüm ve inhiraflardan hareketle böyle bir şerefi yitirdikleri ve bu şerefin, bundan böyle Hz. İsmail soyuna geçtiği ifade edilmiş olunuyordu. Elbette Hz. İbrahim’in talep ettiği İmam da, ıssız vadide bırakıp geri döndüğü oğlu İsmail’in soyundan olacaktı.
9 Bkz. Bakara, 2/114
HER PEYGAMBERİN MÜŞTEREK TALEBİ
Gelecek Son Nebi ile ilgili müjdeler, sadece Hz. İbrahim’¬le de sınırlı değildi. Hz. Adem’ den başlayarak bugüne kadar gelen bütün peygamberler O’ndan bahsettiği gibi Hz. İbrahi¬m’den sonra gelecek her bir nebi de, kendi ümmetiyle aynı müjdeyi paylaşacaktı. Zira bu, onlar için bir vazifeydi. Allah (celle celaluhü), onlara şöyle seslenmiş ve ardından her birinden bu hususta şöyle bir söz almıştı:
– Andolsun ki size, kitap ve hikmet verdim. Sonra, yanı¬nızda bulunan kitapları doğrulayıcı o Restil geldiğinde, mu¬hakkak O’na inanacak ve yardım edeceksiniz. Bunu kabul et¬tiniz ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?
Hep beraber cevap verdiler: – Evet, kabul ettik,
Bunun üzerine Yüce Mevla:
– Öyleyse şahit olun; Ben de, sizinle beraber şahit olan¬lardanım, dedi ve ilave etti:
– Artık bundan sonra her kim, sözünden dönerse işte on¬lar, yoldan çıkmışların ta kendileridir.
Hz. A.dem, iftar vaktini beklernede bir miktar acele edecek ve akabinde, tevbe için ellerini kaldınp Rabbine yalvanr¬ken bir aralık Hz. A.dem’in gözleri, arşın direkleri üzerindeki yazıya takılacak ve duasını şöyle değiştirecekti:
– Allah’ım! Sen’ den beni, ‘Muhammedün Resiilullah’ hakkı için bağışlamanı diliyorum.
Duanın yöneltildiği makamdan gelen ses:
– Henüz yaratmadığım halde sen, Muhammed’i nereden biliyorsun, diyordu.
Bunun üzerine, Hz. Adem, büyük bir ihtiram ve saygı içinde şunlan söyledi:
– Ey Rabbim! Yed-i Kudret’inle beni yarattığın ve Ruh-u Pak’ından bana neflıettiğin zaman, başımı kaldırdığımda, Ar¬şın direkleri üzerinde şu yazının nakşedilmiş olduğunu gör¬düm:
“La İlahe İllallah, Muhammedün Resülullah.”
Biliyorum ki, Sen adının yanına ancak, yaratılmışların en hayırlısının adını yaklaştınr ve adınla onun adını yan yana nakşedersin!
Bu kadar samimi ve yürekten bir talep karşısında şöyle bir nida gelir:
– Doğru söylüyorsun ey Adem! Şüphesiz ki O, Benim için mahlükatın en sevimlisidir. O’nun hakkı için istediğin sürece mutlaka bağışlanm seni de! Zira, Muhammed olmasaydı Ben, seni de yaratmazdım.”
Zaten O (sallallahu aleyhi ve sellem), ilk yaratılan ruhun sahibiy¬di;12 daha o zamandan, ana kitapta adı ‘Abdullah’ diye konulmuş, ‘Hôtemii’tı-Nebiıpfin’ diye de anılır olmuştu.” Öyleyse, bedeniyle ruhunun buluşması sona denk gelecekti. Varlığın hamurunda O’nun mayası saklı olduğu gibi, sona mührünü vuran da yine O olacaktı. Zira O (sallallahu aleyhi ve sellern), ilk ya¬ratılan Son Sultan idi.
Hz . .Adem’den sonra gelen her peygamber de, Allah’a verdikleri sözün gereğini yerine getirecek ve hep O’ndan ba¬hisler açarak ümmetlerini O’nun gelişine hazırlama yanşına girecekti. Hz. Niilı (aleyhisselam), vazifesini yaptığına dair üm¬met-i Muhammed’i şahid tutacağının sürürunu yaşarken Hz. Dôuüd, inleyen ses tonuyla Zebur okurken hep:
– Allah’ım! Fetret döneminin arkasından bize, ‘Mukimii’s¬Sünne’yi lütfet,14 diye duaya dalıyor ve Hz. Ahmed’in gelmesi için Rabbine yalvanyordu.
Hz. Yahya, aynı güfteyi seslendiriyor, Hz. Musa, avazı çıktığı kadar bu güfteyi İsrailoğullanyla paylaşıyor ve Hz. İsa da, bulduğu her fırsatta aynı güftenin bestesini dile getiri¬yordu.

(10 Bkz. AI-i İmran, 3/8ı, 82
11 Bkz. İbn Kesir, Bidaye, 1/75; Kurtubi, Cami, 1/324; Kastallani, Mevahib, 1/7, 16. Aslında bu ifadeler, ‘Sen olmasaydın ey Habibim,felekleri de yaratmaz¬dım.’ hakikatinin bir başka şekilde ifadesidir.
12 .Bunu ifade sadedinde bir gün Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellem), ‘Al¬lah’ın ilkyarattığı şey, benim nürumdu.’ (Alusi, Ruhu’l-Meani, 8/71) buyura¬caktı.
Başka bir gün de, ilk yaratılanın ne olduğunu soran Cabir İbn Abdullah’a, “Ey Cabir! Allah, celle celalühü, eşyayı yaratmadan önce nur-u Zatisinden senin Nebi’nin nurunu yarattı.” cevabını verecek ve daha sonra da bu nurdan, kevn ü mekanın vücut bulduğunu anlatacaktı. Bkz. Kastallani. Mevahib, 1/7 Allah’ın ilk yarattığı şeyin, akıl ve kalem olduğuna dair de rivayetler vardır. Başlangıç itibariyle farklı gibi göriinen bütün bu rivayetler, aslında hep aynı noktaya işaret etmekte ve Efendiler Efendisi’nin eşyaya sebkatini anlatmak¬tadır. Zira kainat, sayfa sayfa okunması gereken bir kitap, Allah Resülü de o kitabın silinmez bir kalemidir.
13 .Bir gün Efendiler Efendisi, “Daha Adem, çamurla toprak arasında gidip ge¬lirken Allah katında Ben, O’nun kulu ve ‘Hôtemii’n-Nebiıpfini’ idim.’ buyn¬racaktı. Bkz. İbn Hişam, Sire, 1/175; Taberi, Tarih, 2/128
‘Ahmed’ ise O’nun, peygamberlerin dilinde dolaşan ismiydi. O’nun için İsa (aleyhisselaml’ın, “Ey İsrailoğullan! Ben size Allah’ın Resüliiyiim. Benden önceki Tevrat’ı tasdik etmek, benden sonra gelip ismi ‘Ahmed’ olacak bir Resül’ü müjdelemek üzere gönderildim.” (Saff, 61/6) dediğini bizzat Kur’an anlatmaktadır. Bir başka hadislerinde Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sel¬lem), “Benim Kur’an’daki ismim Muhammed, İncil’de Ahmed ve Tevrat’ta ise Ahyed’dir.” buyuracaktı. Bkz. Hindi, Kenzu’l-Ummal, 1:356 (1021)
14 Bkz. Kadı Iyad, Şifa, 1:176 ‘Mukimü’s-Sünne’ de, ‘sünneti ikame edecek olan’ manasında Efendimiz’in isimlerinden birisidir. )
Peş peşe gelen onca mucizeye rağmen yüz çeviren İsrailo¬ğullan arasından yetmiş kişiyi seçen Hz. Musa, TIh çöllerinde kırk günlük talimin ardından mikat için Tur dağına yönelecek ve burada, ümmetiyle birlikte doyumsuz bir vuslat yaşayacaktı.
Tur dağında sis ve dumandan göz gözü görmüyordu. Der¬ken Allah, bir başka lütuf olarak, keyfiyeti bizce meçhulolan sesini duyurdu onlara. Akıllan gözlerine inmiş bu insanlar, böyle bir lütuf karşısında bile tereddüt izhar edip, ses ile o sesin sahibini bilemeyeceklerini öne sürüp, bizzat kendisini göstermesini talep ettiler.
Hâlbuki görme duyusu sınırlı olanın, sınırsız bir varlığı ihatasına imkan yoktu. Bu, bilinen bir gerçekti. Belli ki on¬ların maksadı, esas itibariyle Rabbi görmek de değildi; belki görselerdi, yine bir bahane bulur ve yine yan çizerlerdi. Böyle kaypak bir hayat, onlar için alışkanlık olmuştu zira.
Rabbe karşı yapılan böyle bir saygısızlık, ‘gayretullah’a dokunacaktı ve öyle de oldu. Bir anda Tur dağı, büyük bir sar¬sıntı ile sallanmaya başladı. Dağın üzerindeki yetmiş kişi, 01¬duklan yere çakılmış ve baygın yatıyordu.
Gelişmeleri başından beri dikkatle takip eden Hz. Musa’¬nın kolu ve kanadı kırılmıştı. Bunca nimete mukabil gösterilen böylesine bir nankörlük karşısında, büyük bir mahcubiyet yaşı¬yordu. Halbuki, onlar için kendini ortaya koymuş ve doğru yola gelmeleri için ne emekler vermişti. Doğduğu andan itibaren ilahi bir kundakta büyütülen bir topluluğun, arkasını döndüğü her yerde böyle tepki vermesi onu da çok üzüyordu; ama aynı tepkiyi, huzur-u ilahide vermelerini hiç beklemiyordu.
Yönelebileceği tek bir kapı vardı ve ellerini açarak önce: – Ey Rabbim, dedi titreyen ses tonuyla.
– Dileseydin, beni de bunları da daha önce imha ederdin,
diye devam etti ardından. Sonra da:
– Şimdi bizi, aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından do¬layı helak mi edersin Allah’ım?
Bu, sırf Senin bir imtihanından ibarettir. Dilediğini bu imtihanla şaşırtır, dilediğine de yol gösterirsin!
Sensin bizim Mevla’mız! Affet bizi! Merhamet eyle! Sen, merhamet edenlerin en hayırlısısın!
Bize, bu dünyada da ahirette de iyilik nasip et. Biz, Sana yöneldik ve Senin yolunu tuttuk.
Bunları, gönlünden gelerek ifade ettikten sonra Hz. Musa, yine de rahmet kapısına yönelecek ve her şeye rağmen:
– Rahmetin, Allah’ım, diyecekti.
Ancak, ilahi takdir daha farklıydı. Rahman’ dan gelen ses şöyle diyordu:
– Azabım var; onu dilediğime isabet ettiririm. Rahmetim de var; o, her şeyi kuşatmış ve kaplamıştır. Onu da, özellik¬le müttakilere, zekatını verenlere ve ayetlerimize inananlara tahsis edeceğim.
Rahmet kapısından hiçbir zaman ümidini kesmeyen Hz. Musa, kavmi adına yeni bir kapının daha aralanacağını düşü¬nerek büyük bir sevinç yaşıyordu. Ancak, mesele daha farklıy¬dı. Devamla şunları söylüyordu gelen ses:
– Onlar ki, o Üm mi Peygamber’ e uyarlar, yanlarındaki Tev¬rat ve İncil’de yazılmış bulacakları o Peygamber’e uyup, O’nun izinden giderler ki, O, onlara iyiliği emreder ve onları kötülük¬ten alıkoyar; temiz ve hoş şeyleri kendilerine helal kılar, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılar; sırtlarından ağır yük¬leri indirir; üzerlerindeki bağları ve zincirleri de kırıp atar.
İşte o vakit O’na iman eden, O’na büyük bir saygı gös¬teren, O’na yardımcı olan ve O’nun peygamberliği ile birlikte indirilen Niu’ı: izleyen kimseler, işte asıl murada eren kurtul¬muşlar onlardır.”
IS Bkz.A’raf,7/155vd.
Bunun adı, çağlar öncesinden Tur dağında yankılanan ilahı sesle, gelecek Son Nebi’nin adının dünyaya yeniden ilanı demekti. Gözler, yeniden geleceğe çevriliyor ve muştusu veri¬len günlere yeniden dikkatler çekilmiş oluyordu.
Artık, en önemli meseleler anlatılırken sözü O’na getir¬mek bir adet olmuştu; kavmiyle konuşurken Hz. Musa O’ndan bahsediyor, havarileriyle hasbihal ederken Hz. İsa da, hep O’na atıfta bulunuyordu. Pôrôn dağlanndan Arafat’a, doğa¬cağı muhitten hicret edeceği beldeye ve aile hayatından eda edeceği misyona kadar hemen her mesele nazara veriliyor ve zihinler, gelişine hazır hale getiriliyordu.
Zihinler o derece uyanlmış ve geleceği o kadar bedihi ol¬muştu ki, bir dönemde O’nu bekleyenler, gelişini kaçırmamak için, ‘misfo’ denilen yüksek kuleler inşa etmişler ve üzerlerine de nöbetçi yerleştirerek buralarda ‘Mustafa’yı beklerneye dur¬muşlardı.”
16 .Daha O dünyaya gelmeden önce durum böyle olduğu gibi, kıyamet sonrasında da farklı olmayacaktır. Zira, şefaatle ilgili uzun bir hadislerinde Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellem), haklannda olumsuz karar çıkıp da çare arayan ademoğullanmn, Hz. Adem’den başlayarak uğradıklan her peygamber tarafın¬dan arkalara gönderileceklerini ve neticede bu insanların kendisine kadar gele¬ceklerini buyunnaktadır. Bu da şefaatin adresinin Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) olduğunun tescilidir. Bkz. Buhari, Sahih, 4:1745 (4435) Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in gelişiyle ilgili müjdeler konusunda daha detay bilgi edinmek isteyenler, yine Işık Yayınlanndan çıkan Dillerdeki Müjde isimli kitaba başvurabilirler.
BİLGİNLERİN DİLİNDE YANKILANAN SEDA
O’nunla ilgili bilgiler, sadece kendisinden önce gelip ge¬çen peygamberlerin dilinde dolaşmıyor; onların arkasında saf bağlayan bilge kimselerin de müşterek konusunu teşkil ediyordu. ışığını peygamberlerin bıraktıkları mirastan alan bu insanlar da, buldukları her fırsatta sözü bu Zat’a getiriyor¬lar ve toplum içindeki misyonları itibariyle, insanları gelecek günler adına bilgilendirme vazifesini eda ediyorlardı. En ya¬kından Hindistan gibi en uzak bölgelere kadar birçok beldede benzeri bilgiler dolaşsa da, bu bilgilerin yoğun olarak yaşayıp dolaştığı yerler, Yemen, Şam ve Hicaz bölgeleriydi.
1. Yemen
Yemen, Efendiler Efendisi’nin dedelerinden Adnan’ın iki oğlundan biri olan Akk’ın, akrabalık kurarak yerleştiği bir beldeydi. Artık işlerin yerli yerine oturduğu sonraki bir dö¬nemde buraya hükmeden Rab’la İbn Nasr adında bir melik vardı. Bir gece, hiç aklından çıkmayacak bir rüya görmüş ve bundan çok etkilenmişti. Gidip derdini anlatmadığı ne bir ka¬hin ne de bir sihirbaz kalmıştı, ama bir türlü rüyasının tevilini yaptırıp gönlündeki endişeyi teskin edemiyordu. Ülkesindeki bütün bilgeleri bir araya getirmiş, ama anlatılanlar karşısında bir türlü tatmin olmamıştı. Artık öyle bir noktaya gelmişti ki, kendisinden rüyasını anlatmasını isteyenlere bile güvenmi¬yor, “Şayet tevilini bilecek olsa, ben ona rüyamı anlatmadan gördüklerimi de bilmesi gerekir.” diye düşünüyordu.
Nihayet bir bilge, melikin bu halini aydınlığa kavuştur¬ma adına ona bir tavsiyede bulundu. Buna göre şayet melik, rüyasının tevilini gerçekten istiyorsa Satıh ve Şıkk: denilen iki kahine müracaat etmeliydi. Zira bu iki kahin, hem fiziki durumlarıyla hem de vermiş oldukları haberlerle insanların dikkatlerini çekmiş, bulundukları yerlerde birer merci haline gelmişlerdi. Her ikisi de, meşhur kahin Tarife’nin öldüğü gün dünyaya gelmişlerdi ve adeta, Tarife kehanete ait bütün ma¬haretini onlara miras olarak bırakmıştı.
Bu iki kahinin vücut yapıları da bir garipti. Satih’in vü¬cudu adeta yekpare idi; yüzü, göğsüne yapışık gibiydi. Hatta denilebilir ki, kemiksiz bir bedene sahipti. Zaten ismini de bu¬radan alıyordu. Öfkelenip kızdığı zaman, oturduğu yerde şi¬şip kalıyor ve bir daha da hareket edemiyordu. Şıkk’a gelince, onun da vücudunda bir gariplik vardı ve o da, sanki yanm bir insan gibi duruyordu.
Rüyasının tevilinin bu iki kahin tarafından yapılabileceği¬ni duyan melik, her ikisine de haber gönderdi. Satıh, Şıkk’tan önce gelmişti. Önce maksadını anlattı melik. Daha sonra da, muhatabının maharetini ölçme adına rüyasından bahsetti:
– Şayet, rüyarnı bilirsen tevilini de bilirsin. Satıh, kendinden çok emin görünüyordu:
– Tevilini yaparım, dedi aynı güvenle. Ve melikin gördü¬ğü rüyayı, daha ondan bir şey duymadan anlatmaya başladı:
– Zifiri bir karanlık içinden siyah bir cismin çıktığını gör¬dün riiyanda. Daha sonra bu cisim, Tehme denilen yere doğru gitti. Sonra da, kafatası olan her bir canlı ondan yemeye baş¬ladı.
Melik şaşırmıştı. Evet… Evet, aynen Satıh’in anlattıkları gibiydi gördükleri. Şaşkınlığını da gizleyemedi:
– Evet … Evet, ey Satıh! Hiç hatasız, aynen anlattığın gi¬biydi rüyam. Peki, sence bunun tevili nedir?
– İnandığım bütün değerler üstüne yemin ederim ki ey melik, senin topraklarına Habeşliler baskın düzenleyecek ve Ebyen’le Ceraş arasındaki bölgeye hâkim olacaklar!
– Bu, bizim için felaket demek ey Satıh! Söyle bana; bu benim zamanımda mı olacak, benden sonra mı?
– Baban üstüne yemin ederim ki, senden az bir zaman, altmış veya yetmiş yıl sonra olacak.
– Onların saltanatı devam edecek mi, yoksa nihayete mi erecek?
– Yetmiş küsur yıl sonra sona erecek. Baskına uğrayacak¬lar ve bir kısmı öldürülecek, diğer bir kısmı da kaçarak bura¬ları terk edecek.
– Onlar buradan gideceklerine göre arkalarından kimler gelecek?
– zl Yezenler .. Adn taraflarından gelecekler ve Yemen’de hiç kimse bırakmayacaklar.
– Peki, bunların saltanatı devam edecek mi, yoksa onlar da nihayete erecekler mi?
– Onların da sonu gelecek.
– Peki, onların sonunu kim getirecek?
– Nebiyy-i Zeki. O’na yücelerden vahiy gelecek.
– Söyler misin, o Nebi kimlerden olacak?
– Gôlib İbn Fihr İbn Malikoğullarından. Artık meliklik, kıyamete kadar O’nun kavminde kalacak.
– Şu hayatın sonu gelecek mi gerçekten?
– Evet, o gün ilkler ve sonradan gelenler bir araya getirilecek. Sağduyulu ve mes’ud yaşayanlar, yükseklere çıkarken eşkıyalık yapanlar ayaklar altında ve zelil olacaklar.
– Bana anlattıkların doğru mu gerçekten?
– Evet. Şafağın aydınlığına, gecenin karanlığına ve gün ağardığı zamanki tan yerine yemin olsun ki, sana anlattıkla¬rım mutlaka haktır ve olacaktır.
Satıh’le aralannda geçen bu konuşmalann ardından, çok geçmeden melikin huzuruna Şıkk da gelmişti. Bu sefer melik, Şıkk’a döndü ve Satıh’in anlattıklanndan hiç bahsetmeden olayı bir de Şıkk’tan dinlemeyi denedi. Maksadı, birbirlerinden bağım¬sız olarak aynı yorumu yapıp yapamayacaklanm test etmekti. Şıkk da boş değildi: – Evet, dedi ve gördüğü rüyayı anlattı önce:
– Zifiri bir karanlık içinden siyah bir cismin çıktığını gördün rüyanda. Daha sonra bu cisim, tepelik ve bahçelik bir yere doğru gitti. Daha sonra da ondan her bir canlı yemeye başladı.
Melik’te şüphe kalmamıştı; her ikisi de aynı şeylerden bahsediyordu. Şu kadar ki Satıh, mekân ismini net verirken Şıkk, sadece mekânın tarifini vermişti. Satıh, ‘kafatası olan her bir canlı’ derken Şık ise, ‘her bir canlı’ diyerek kestinne¬den anlatmıştı.
– Her şey dediğin gibi, hiç hata etmedin ey Şıkk. Peki, sence bunun tevili ne ola ki?
– Şu iki sıcak belde arasındaki her bir insana yemin olsun ki, sizin topraklanmza Sudanlılar gelip her şeyi istila edecek¬ler. Sonunda da Elyen ile Necran arasında hâkimiyet kurup kalacaklar.
– Baban adına yemin ederim ki ey Şıkk, bu bizim için fe¬laket demektir. Ne zaman olacak bunlar; benim zamammda mı, yoksa benden sonra mı?
– Hayır, senden bir müddet sonra olacak. Sonra sizi on¬lardan, kadri şanı yüce birisi kurtaracak, onlara büyük bir acı da tattırarak!..
– Peki, bu yüce kametli şahıs kim?
– Zi Yezen evleri arasından gelecek bir delikanlı.
– Onun saltanatı devam edecek mi, yoksa o da mı nihayete erecek?
– Onun saltanatı da sona erecek. Hem de din ve fazilet¬le gönderilen, adalet ve hakkı temsil eden bir Resul eliyle. Ve bundan sonra, fasıl gününe kadar meliklik de O’nun kavmine ait olacak.
– Fasıl günü ne demek?
– Her doğanın hesabının görüldüğü, semadan ölü ve diri herkesin işiteceği seslerin duyulduğu ve herkesin bir mikat için bir araya getirildiği gün ki, o gün müttakiler için kurtuluş ve hayır vardır.
– Anlattıkların doğru mu gerçekten?
– Sema ve arzın Rabbine ve bu her ikisinin arasındaki her şeye yemin olsun ki, sana haber verdiklerimin hepsi de haktır ve şüphesiz hepsi de olacaktır.
Her ikisinden de aynı şeyleri duyan melik, geleceğinin kaygısıyla çoluk çocuğunu Fars taraftannda güvenli bir böl¬geye göndermeyi denemiş ve böylelikle kendini garantiye alacağını düşünmüştür. Ancak bütün bu tedbirler de, kaderin hükmünü icra etmesine engel olamayacak ve Yemen toprak-lan, melikin iki kahinden dinlediklerinin zamanı gelince birer birer gerçekleştiğine şahit olacaktır.’?
17 .Suyüti, Hasaisu’l-Kübra, 1/60 Bütün bu hadiselerin sonucunu görme açı¬sından zikretmek gerekirse, aradan yiizyıllar geçecek ve gerçekten Satih ve Şıkk’ın dedikleri gibi, Seyf İbn zi Yezen diye bir melik ortaya Çıkıp, Bizans ve Farshlarla da iş birliği yaparak bütün Yemen’e hakim olacaktı. Bu hakimi¬yetin ardından, etrafta bulunan kabilelerden kendisini tebrik ve tahiyye için gelenler arasında, Kureyş kafilesi de vardı ve Seyf İbn zi Yezen’in dikkatini, bu kafilenin arasında biri çekınekteydi: Abdulmuttalib. Konuşmadan rahat edemeyecekti ve yanına yaklaşıp, önce kim olduğunu soracak, ardından da, onu karşısına alıp beklediği Allah Resülü hakkında bildiklerini bir bir anlat¬maya başlayacaktı. Elbette onun anlattıklan, bu kutlu dede adına da kucak dolusu müjde ihtiva ediyordu. Bkz. İbn Kesir, el-Bidaye, 2:328
Ebu Kerb’in Medine Çıkartması
Derken, Yemen meliki Rabia dönemi sona ermiş, artık ri¬yaseti, Ebft Kerb isminde başka bir melik devralmıştı. Hırslı bir yapıya sahipti ve kendini güçlü gördüğü için de, çevre ülke¬lere açılarak çok geçmeden fetihlere başlamıştı. Bu fetihler es¬nasında, Medine’ye de yönelmiş; ancak Kureyzaoğullanndan karşılaştığı iki Yahudi bilgenin anlattıklanndan etkilenerek Medine’ye baskın yapmaktan vazgeçmiştir. Zira şehri yıkmak istediğinde bu iki bilgin Yahudi, melikin karşısına dikilmiş ve:
– Ey melik! Sakın böyle bir şey yapma!.. illa da ‘İstediği¬mi yaparım.’ diyorsan bil ki, araya engeller çıkar ve sen buna asla muvaffak olamazsın.
– Niyeymiş o?
– Çünkü burası, ahir zamanda, Kureyş arasından Harem’de çıkacak olan Nebi’nin hicret edeceği yerdir. Burası O’¬nun evi ve karar kılacağı belde olacaktır.”
Duyduğu cümleler, elinde bulunan imkânlardan daha güçlü olmalı ki, bu melik Medine ve Medinelilerle savaşmak¬tan vazgeçecek ve bilgeliklerine hayran kaldığı bu iki bilge Yahudi’yi de yamna alarak Yemen’e geri dönecektir, hem de onlann dinlerini kabul etmiş olarak. ..
İki samimi yürekten aldığı eneıjiyle yeniden doğan me¬lik, artık iç dünyasında fethe çıkmıştır ve ruh dünyasında, bu iki gencin heyecanlarını yaşamaktadır. Onun için, Yemen’e döner dönmez, heyecan ve helecanlanm kendi halkıyla da paylaşmak isteyecek, ancak Hımyer halkı, ilk etapta bu da¬vete icabet etmeyecek ve davet edildikleri inançla ilgili delil arayışına girecektir.
Kutsallığına inandıklan bir ateşleri vardır ve melikin söz¬lerini test etme adına, onu da bu ateşle imtihana davet ederler. Melikin bir endişesi yoktur ve o da bunu kabul ederek kutsal
18 Taberi, Tarih, ı] 426
saydıkları ateşin yanına gider. Zira; onların inancına göre bir meselenin doğru olup olmadığı, ancak bu ateşe arz edilerek anlaşılır; ateşin zarar verdiği tarafın haksızlığına hükmedile¬rek dava ispat edilmiş olunurdu.
Bu arz esnasında, yanındaki iki Yahudi de hazır bulunu¬yordu. Boyunlarına mushaflarını asmış; dillerinde Tevrat’ın ayetleri, Rablerine tevekkül içinde sıranın kendilerine gelme¬sini bekliyorlardı. Bu arada putlarıyla birlikte ateşin yanına gelenlerin bütün putları yanıp kül olmuş, ancak iki gençle me-likte herhangi bir yanma emaresi görülmemişti. Onlar ateşe yaklaştıkça ateş küçülüyor ve adeta çıktığı yere girip kaybo¬lacak gibi oluyordu. Bunu gören Hımyer halkının büyük bir kısmı, bu iki gencin dinine girmeyi tercih etmiş ve böylelikle ilk defa Yemen’e Yahudilik girmişti.’?
Daha sonra, bu iki bilgenin yönlendirmeleriyle Ebu Kerb, Kâbe’yi imar adına bir kısım faaliyetlerde bulunmuş ve rüya¬sında Kâbe’yi kalın örtü ile örtmesi söylenmiş ve böylelikle o, ilk kez örtü diktirip Kâbe’yi örten kişi olmuştur. Arkasından iki kez daha benzeri bir rüya görmüş ve her defasında daha kaliteli bir örtü ile onu örtmesi söylendiği için, nihayet döne¬mindeki en kaliteli kumaşlarla Kâbe’yi örterek kendisinden sonrakilere de bunu bir vasiyet olarak bırakmıştır.
Artık kendisinin baş rehberi sayılan bu iki gencin anlat¬tıklarına kendisini o kadar kaptırmıştı ki, geleceğinden bah¬settikleri Son Nebi’ye adeta âşık olmuş, onun adını sayıklar hale gelmişti. Şiirlerinden birinde şunları söyleyecekti:
– Ben Ahmed diye birisini biliyorum ki O, Allah tarafindan gönderilen bir Resul ve yaratılmışlarm en şereflisidir.
Şayet ömrüm, O’nun ömrüne yetişirse, O’na en sadık bir vezir ve amcaoğlu olacağım.
19 Taberi, Tarih, 1/427-428
Bugün ben kılıcımla, O’nun düşmanlarına savaş ilan etmiş bulunuyorum ki,
Böylelikle O’nun sinesinde meydana gelebilecek sıkıntıla¬rı şimdiden bertaraf etmiş olauım/”
Tübba’ Meliki Medine’de
O ne derin imandı ki, gün gelecek Tübba’ meliki Ebü Kerb, saltanatını bu vezirliğe kurban etmek için yollara düşecek ve Hz. Ali gibi, onun yanında kalabilmek için ülkesini terk ederek, O’nun hicret edeceği günü beklemek amacıyla Medine’ye hicret edecekti. Bu ne hikmetti ki, yıllar öncesinden silahlı ordular¬la yıkmak maksadıyla girmek istediği Medine’ye şimdi, tacını ve saltarıatını Yemen’de bırakarak, gelecek Nebi’nin evini inşa etme niyetiyle yalnız gidiyordu. Artık o da sıradan bir insandı.
Derken geldi Medine’ye ve buradan bir arsa satın aldı.
Çok geçmeden malzeme tedarik edip bu arsanın üzerine bir ev inşa ettirmeye başladı.
Medine, küçük bir beldeydi ve herkes birbirini tanıyordu.
Yabancının kim olduğunu çözmek uzun sürmemişti. Yemen taraftanndan gelen bu adam, herkesin elde etmek için canı¬nı ortaya koyduğu makam ve saltanatı, elinin tersiyle bırakıp buralara gelmişti.
Henüz aralanna yeni katılan bu şahısla ilgili meraklı göz¬ler, bir açıklama bekliyordu. Niçin, bunca debdebe, saltanat ve emri altındaki binlerce insan bir kenara bırakılıp buralara gelinmişti? Ve niçin burada bir arsa satın alınıp ev inşa etti¬riyordu?
Elbette, etrafında toplanan meraklı gözlere bir şeyler de¬nilmeliydi. Adeta söylemek istemediği bir şeyi, zoraki söyle¬mek zorunda kalan bir adamın tavn vardı üstünde Ebü Kerb’¬in. “Beni kendi halime bırakın.” der gibiydi hali!.. Ancak onun
20 Taberi, Tarih, 1:427-429
bildiği hakikate, başkalannın da ihtiyacı vardı ve gizlernesinin bir anlamı yoktu. Hem belki, Yemen ehli gibi Medineliler de imana gelirlerdi.
Belli ki, kalbi de heyecanla çarpıyordu ve titrek dudakla¬nndan şu cümleler dökülmeye başladı:
– Ben, kadim kitaplarda gördüm ki, çok geçmeden Faran dağlannın arasından bir Nebi zuhür edecek ve bu peygambere Mekke, kapılannı açıp sahip çıkmadığı gibi, bir de çok haşin davranacak. O peygamber, çok geçmeden bu beldeyi terk et¬nek zorunda kalacak. Sonrasında ise, buraya, Medine’ye hic¬ret edecek.
İşte ben, oNebi, hicretle buraya geldiğinde, içinde kalsın diye, bugünden O’nun evini inşa ediyorum.
Bu sözlerin ne anlama geldiğini bilen çok az insan vardı …
Ancak konuşulanların boş olmadığını bilenler de yok değildi ve anlamayanlar da anlamış gibi görünerek dağıldılar etrafın¬dan …
İnşaat tamamlanmış ve ev, oturulmaya hazır hale gelmişti. İstek, masumdu … Samirniyet dolu bir yürekle ortaya ko¬nulmuştu … Ama henüz vakit tamam değildi. Evet, gelecekti; ama buna daha zaman vardı.
Günler geçti, ama melikin beklediği Son Sultan henüz or¬talarda yoktu.
Derken kader, onun için de hükmünü icra edecek ve me¬lik de fenaya veda ederek ebedi yolculuğuna yürüyecekti.
Çocuklanna miras kaldı melikin evi … Onlar da başkalan¬na sattılar onul..”
Sonradan Ortaya Çıkan Emareler
Yemen’deki bu müspet gelişmenin delilleri, sonraki yıl¬larda da kendini hissettirecek ve kazılarda ortaya çıkan yazılar
21 Ayni, Umdetü’l-Kari, 4:176
ve diğer belgeler, sonrakiler için o günün insanlannın inancı hakkında net bilgiler sunacaktı. İşte iki örnek:
Yıllar sonra San’a’da ortaya çıkan bir mezarda, iki kar¬deşin cesedi ve bu cesetlerin yanında da gümüşten bir levha bulunacaktı. Daha da önemlisi, bu gümüş levhanın üstünde altın harflerle şu yazının olmasıydı:
– Bu, Tübba’ın çocuklan Lemis ve Vahabl’nin kabridir.
Bu iki kardeş de, kendilerinden önceki salih kimseler gibi, ‘La ilôhe illallahü vahdehü ıa şerike leh’ inancı üzerine vefat et¬mişlerdir.
Hz. Ömer’in hilafeti zamanında Necranlı bir adam, bağ ve bahçesinde kazı yapıyordu. Bir miktar ilerlemişti ki, hiç bek¬lemediği bir sürprizle karşılaştı; karşısında, yıllar önce vefat etmiş bir beden duruyordu. Elini başındaki yaranın üzerine koymuş, adeta öylece bekliyordu. Elinden tutup kaldırmak is¬teyince, başından kan fışkırmaya başladı. Şaşılacak şeydi; yıl¬lar önce vefat etmiş bir bedenden kan çıkar mıydı!.. Tuttuğu eli hemen eski yerine koyup geri bıraktı; kan durmuştu. Bi¬raz daha dikkatle baktı. Adamın parmağında bir yüzük vardı. Üzerindeki yazı dikkatini çekmişti; eğildi ve yazıyı okumaya çalıştı. Yüzükte “RabbimAllah’tır” yazıyordu
2. Şam
o günlerde Şam, ticaretin önemli merkezlerinden biri ko¬numundaydı ve Kureyş, güçlerini birleştirerek kervanlar ter¬tip eder; ticaret için her yıl buralara kadar gelirdi.
Şam beldeleri manasında, ‘Bilôdii’ş-Şôm’ ile, bugünkü Şam şehrinden ziyade, Filistin ve Ürdun’ü de içine alan geniş bir coğ¬rafya kastedilmekteydi. Hakim inanç itibariyle Hristiyan olup
22 Süheyli, Ravdü’l-Ünf, 1/72
23 .Bu adamın, Abdullah İbnü’s-Samir olduğu söylenmektedir. Bkz. İbn Hişam, Sire, 1/149
Bizans hakimiyeti altında bulunan, azımsanmayacak miktarda Yahudi ve Hristiyan din bilgini bulunuyordu. İşte; bu bilge zat¬lar, zaman zaman konuyu, gelecek günlere getirir ve o günlerde gelecek bir Nebi’den bahsederlerdi.
O gün için önemli merkezlerden birisi sayılan Busrô’ da yaşayan Rahib Bahira ve Nastüra, bunlar arasında ilk akla gelenlerdi. Aynı zamanda halef-selef olan her iki papaz da, dünyadan el-etek çekmiş, bir köşesine çekildikleri ibadetha¬nelerinde gelecek Son Nebi’yi bekler olmuşlardı. Ağyara ka-palı, ama Hakk’a açık küçük pencerelerinden yolunu gözler ve gecikmesinden duydukları hüznü dile getirirlerdi.ss
Selmôn-ı Fôrisi, İran asıllı ve ateşgahta ibadete düşkün bir genç idi. Şam’a geldiği günlerden birinde, uğradığı kilisede gördükleri, onu daha hayırlı bir ibadet arayışına sevk etmiş; o da, sırf bu sebeple memleketini terk ederek buraya gelmiş ve bir papaza intisap etmişti. Ancak, intisap ettiği bu papaz, bek¬lediği gibi çıkmamıştı. Papaz, insanları aldatıyor ve insanların dini duygularını istismar ederek haksız kazanç elde ediyordu. Çok geçmeden de ölmüş ve yerine yeni bir papaz tayin edil¬mişti. Artık Selman-ı Farisı, bütün ömrünü, her haliyle takdir edip sevdiği bu papazla geçiriyordu. Ancak, ömür sınırlıydı ve günün birinde bu papaz da hastalanınca, telaşla yanına yak¬laştı Selman; kendisini kime emanet edeceğini soruyordu.
– Ey Oğulcuğum! Allah’a yemin olsun ki, buralarda sana tavsiye edebileeeğim birini bugün bilmiyorum. İnsanlar he¬lak olup gittiler … Birçoğu dinini dünya ile değiştirdi … Kendi değerlerini terk edip gitti çoğu da. Sana Musul’da falanı tavsi¬ye ederim. O benim hassasiyetlerimi taşıyan bir adamdır. Git ona ve onun yanında kal, diyordu papaz. Ve, güneş batmıştı. Artık papaz da yaşamıyordu.
24 Bu iki rahiple Efendimiz (sallallalıu aleyhi ve sellem)’in karşılaşmasına ve aralannda geçen konuşmalara, ilerleyen sayfalarda yer verilecektir.
Doğruca Musul’ a geldi ve hiç vakit kaybetmeden, verilen adresi bulup yeni rehberiyle gününü geçirmeye başladı. Ola¬cak ya, bu adamın da ömrü uzun değildi. Ölüm döşeğindeki papazın yanına yaklaşıp aynı şeyi soran Selman’ a gösterilen adres, Nusaybin’di.
Nusaybin’de bir müddet kalmıştı, ama yine kendisine yol görünmüştü. Yanında kaldığı ihtiyar papaz, bu sefer de Am¬muriyye’yi gösteriyordu. Derken, vakit geçirmeden buraya geldi. Ammüriyye’de kalışı biraz daha uzun olacaktı; günler ne kadar uzun olsa da, hayatın bir sının vardı ve buradaki pa¬paz da vefat etmek üzereydi. Yanına yaklaştı Selman ve:
– Beni kime bırakıp da gidiyorsun, diye yalvardı, hüzün dolu bir sesle.
Papaz da çok düşünceliydi. Zaman zaman gözlerini ufka dikiyor ve öylece kalakalıyordu. Yine aynı hal vardı üstünde … Hüzün dolu bir sesle şunları söylemeye başladı:
– Bugün, buralarda seni emanet edebileeeğim birisini bilmiyorum. Fakat İbrahim’in Hanif dini üzere gönderilecek Son Nebi’nin gölgesi üzerimizdedir. O, Arap diyarında zuhür edecek. O’nun hicret edeceği yer, iki sıcak mekan arasında, hurma ağaçlarıyla dolu bir yerdir. O’nun gizli kalmayacak bazı alarnet ve işaretleri vardır. İki omuzu arasında nübüvvet müh¬rü vardır. O, hediye kabul etmekle birlikte, sadaka asla kabul etmez ve yemez. Şayet bu beldeye gitmeye gücün yeterse git ve onu bekle orada. Gördüğünde tanırsın O’nu.
Ve, hüzünlü Selman, biriktirdiği bütün mal ve mülkünü satarak yeniden yola düşecekti. Bu seferki hedefi, geleceğine iman ettiği Allah’ın Son Peygamberi’ydi.vs
İbn Heyyebfin, Şam taraflannda zengin topraklara sahip zengin bir muhitte yaşıyordu. Dine olan yatkınlığı, kısa sürede onu bir Yahudi bilgini haline getirmişti. Derken, okuyup öğ-
25 Suyüti, Hasaisu’l-Kübra, 1/31-38
rendiği bilgilere dayanarak bir gün evini terk etti ve beklediği Nebi’nin arayışıyla yollara düştü; hedefi Medine idi. Buraya yerleşecek ve böylelikle, beklediği Son Nebi’nin gelişini kaçır¬mamış olacaktı.
Çok geçmeden de, Medinelilerle bütünleşmiş, onlardan biri haline gelmişti. Tam bir gönül adamıydı; namaz kılıyor, insanlara iyilikte bulunuyor, nasihat ediyor ve ibadet ü taat¬tan başka bir şey düşünmüyordu. Kıtlık zamanlannda, Medi¬neliler onun yanına geliyor ve rahmetin gelişine vesile olması için ettikleri dualarda onu da yanlannda görmek istiyorlardı. O ise, Allah adına gönülden bir sadaka verilmeden, bu istek¬lere ‘evet’ demez ve duaya çıkmadan önce, hayır adına bir fa¬aliyetin yürütülmesini isterdi. Daha sonra duaya dururlar ve henüz meclislerine yağmur yüklü bulutların gelip rahmete vesile yağmur indirmeye başladığına şahit olurlardı. Aynı du¬rum, birkaç kez tecrübe edilip kesinlik kazanınca artık bu, bir kanaat-i kati haline gelmişti.
Ne var ki, İbn Heyyeban için de yolculuk emareleri zuhür etmişti. Gideceğini anlayınca insanlar etrafında toplanmış, son nasihatlerinden istifade etmek istiyorlardı. Gidici olduğu¬nu kendisi de anlamış ve insanlara şöyle seslenmişti:
– Ey Yahudi topluluğu! Gördüğünüz gibi ben, zengin buğ¬day ve üzüm toprak1anyla dolu bir beldeden, kıtlık ve yoksul¬lukla dolu böyle bir diyara geldim. Bunun sebebi nedir, biliyor musunuz?
Herkesi bir merak almıştı. Ancak onun buraya niçin geldi¬ğini kim bilebilirdi ki … Sessizce gelmiş ve adeta, bir Medineli gibi sıradan bir hayat yaşar olmuştu. Dudaklannı bükerek:
– Sen daha iyi bilirsin, diye cevapladılar.
Tarihe bir not düşmek gerekiyordu ve İbn Heyyeban, tane tane şunlan söylemeye başladı:
– Ben bu beldeye, zuhüru yaklaşmış olan Nebi’yi beklemek için geldim. Burası, O’nun hicret edeceği beldedir. Ben ümit ediyordum ki O, buraya gelir ve ben de O’na tabi olurum. Gölgesi başınızın üstündedir; neredeyse gelmek üzere …
Ancak bir de endişesi vardı. Aralarında kalmış, karakter ve tabiatıarını iyice öğrenmişti. Bu inatçı insanlar, kendileri¬nin dışında bir gelişmeye, iyi veya kötü olduğuna bakmaksızın menfi bir tavır takınır ve asla onu bünyelerine almazlardı. Bu Nebi geldiğinde de aynı tavrı gösteriderse ne olurdu!.. Öyley-se, aksi halde başlarına geleceklerden de haberdar edilerek onların şimdiden kulakları çekilmeliydi. Unutamayacakları şu cümleleri aktardı onlara, ruhlarına işlereesine:
– O halde, O’nun önüne geçmeyin ey Yahudi topluluğu!
Çünkü O, cihadla memurdur ve kendisine muhalefet edenleri esaret altına almak üzere gönderilecektir. Sakın bu, sizi O’na tabi olmaktan men etmesin!..
Bunları söyledi ve beklediği Nebi’yi dünya gözüyle göre¬meden yoluna devam etti. Artık Medine’ de, İbn Heyyeban’ın sadece kulaklara küpe sözleri ve yaşadığı tath hatıralar var¬dı.26
26 Beyhaki, Sünen, 9/114 (18042) Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellern), Fa¬ran dağlannın arasında zuhür edip peygamberlik vazifesiyle serfiraz kılına¬cak ve ardından da Medine’ye hicret edecekti … Bedir .. Uhud derken gün gel¬di, fitnenin baş aktörlerinden Kurayzaoğullan kuşatıldı; işte o zaman, yıllar öncesinden İbn Heyyiban’ı dinleyen bazı gençler bir araya geldiler ve kendi kabilelerine şöyle seslendiler:
– Ey Kurayzaoğullan! Allah’a yemin olsun ki bu, İbn Heyyeban’ın size zama¬nında anlatıp söz aldığı Nebi’dir.
Bunun üzerine, o günü yaşayan bazı insanlar ittifakla bir ağızdan:
– Evet, valiahi de doğru söylüyorsunuz. Gelişmeler aynen onun dediği gibi, dediler ve beraberce gelerek huzur-u Resülullah’ta teslim olup İslam’ı tercih ettiler. Böylelikle hem mal ve mülklerini hem de kanlannı koruma altına al¬mış oluyorlardı.
Göriildüğü gibi İbn Heyyeban, bekleyip durduğu Zat’ı kendisi görememişti; ama başkalannın gözünün açılmasına vesile olmuştu ve şimdi onlar, onun yerine de Resülullah’a teslim olmuşlardı.
3. Hicaz
Geleceğinden bahisler açılan bir diğer belde de Hicaz’dı.
Ağırlıklı olarak toplum, cehalete yelken açıp gitse de burada, Varaka İbn Nevfel, Zeyd İbnAmr ve Kuss İbn Sôide gibi ışığa hasret olanlar, yol gözleyenler vardı. Fazilet fişığı bu insan¬lar, etraflarında olup bitenlerden rahatsızlık duyuyorlardı; ama çözüm adına ellerinden bir şey gelmiyordu. Tek umutları vardı; Allah’ın Son Nebi’si gelecek ve karanlığa kurban giden kalabalıkları, içinde bulunduklan karanlıktan tutup çıkara¬caktı. Tevrat ve İncil başta olmak üzere, belli başlı kaynaklara ulaşmışlar ve buralarda, kendilerini kurtaracak Son Nebi’nin özellikleriyle karşılaşmışlardı.
Zeyd İbn Amr
Zeyd İbn Amr, aşere-yi mübeşşereden meşhur sahabe Said b. Zeyd’in babası, Zeyneb Binti Cahş’ın ağabeyi ve Hz. Ömer’in de amcasıydı. Hz. İbrahim’den kalma bir inanca sa¬hip Haniflerdendi. Bu sebeple, putlardan yüz çeviriyor ve her fırsatta onların, hiçbir fayda ve zarara muktedir olamayacak-larını haykırıyordu. Sadece Allah adına kesileni yiyor, harama el sürmüyordu.
Ka’be’ye sırtını yaslayıp oturduğu bir gün, etrafında biri¬ken insanlara şöyle seslendiği duyulmuştu:
– Ey Kureyş topluluğu! Zeyd’in nefsi, yed-i kudretinde olana yemin olsun ki, burada benden başka, İbrahim dini üze¬re olanınız yok. Arkasından da, ellerini semaya kaldırmış ve:
– Allah’ım! Şayet Senin katında hangi yüzün daha hayırlı olduğunu bir bilebilseydim, mutlaka ona secde ederdim. Ama bunu bilemiyorum, diyerek çaresizliğini izhar etmiş, daha sonra da, üzerine bindiği hayvanın sırtında secde ederek, ‘Bir’ bildiği Rabbine şükrünü eda etmişti. 27
27 İbn Hişam, Sire, 2/54
Putlarla kuşatılmış çevrelerinin yoğun baskılanndan kurtulma ve inançlan adına yeni yüzler bulmak için bir gün, kendisi gibi bir muvahhid olan Varaka İbn Nevfel, Osman İb¬nü’l-Huveyris ve Abdullah İbn Cahşla birlikte yola koyulmuş ve Mevsıl’deki bir rahibin yanına gelmişlerdi. Rahip, Zeyd’e döndü ve:
– Ey deve sahibi! Nerelerden geliyorsun, diye sordu.
– İbrahim’in inşa ettiği binanın olduğu yerden, cevabını verdi.
– Ne arıyorsun? Neyin peşindesin, diye maksadının ne olduğunu sorunca da Zeyd:
– İnancımı yaşayabileceğim sağlam bir din anyorum, ce¬vabını verdi.
Rahip, şaşkınlık içindeydi. Gerçekten din arayanların gözlerini diktikleri beldeden birileri geliyor ve buralarda baş¬ka bir din anyorlardı. Gerçekten bu, şaşılacak bir durumdu. Derya içre deryada olsalar da bazen suyun kadrini bilemeyen¬ler olabiliyordu. Ancak hakperest olmak gerekiyordu ve Rahip Zeyd’ e yönelerek:
– Geri dön. Zira beklediğin, senin geldiğin yerde zuhür etmek üzere.” deyiverdi.
İnsan eliyle imal edilen sahte putların ilah olamayacaklannı haykırması, birçok kişiyi rahatsız etmiş ve oklann üzerine çev¬rilmesine sebep olmuştu. Hatta bu sebeple kardeşi Hz. Ömer’in de babası Hattab’ın, şiddetli tazyikleriyle karşılaştı. Nasılolur da, Hattab ailesinden biri çıkar ve Mekke otoritesine karşı gele¬rek, kendisine başka bir yol tercih edebilirdi! Ona göre, putlara kullukta kusur etmenin ve kestiklerini yemerne gibi bir kural tanımazlığın (!) mutlaka bir cezası olmalıydı.
Akıllansın diye (!) onu Mekke’nin kenar tepelerine çıka¬nyor ve oralarda işkenceye tabi tutuyordu. Kendisi yorulun-
28 İbn Kesir, el-Bidaye, 2/268
ca, gençlerden yerine vekiller tutuyor ve böylelikle uslanacağı ana kadar (!) işkencenin devam etmesini sağlıyordu. Ne kadar ayak takımı, başıboş serseri varsa, onlara tembih üstüne tem¬bihlerde bulunuyor ve öz kardeşinin, Mekke’ye dönmesine izin vermiyordu.
Artık Zeyd, Mekke’ye, ancak gizli gizli gelebiliyordu. Far¬kına varır varmaz derdest ediyor ve dinlerini bozacak veya birilerini de arkasına takacak diye hemen Mekke’den uzak¬laştınyorlardı. Zira o, her fırsatta secdeye yöneliyor ve şöyle haykınyordu:
– “Benim ilahım, İbrahim’in ilahı; dinim de İbrahim’in di¬nidir,”
Cahiliye’nin olumsuzluklanndan o kadar sıkılmıştı ki, yeni yeni arayışlar içine girdi. Önce Yahudilerle oturup onla¬rın inançlarını benimsemek istedi; ama onların inançlannın da kendisini tatmin etmeyeceğini görmüştü. Ardından Hristi¬yanlığın peşine düştü; ama kısa sürede burada da aradıklarını bulamayacağına karar verdi.
Derken bir gün, kendisi gibi İbrahim’in (aleyhisselam) dini üzerine yaşayan bir Hanif bulabilmek ümidiyle doğduğu bel¬deyi terk ederek Şam taraflarına yöneldi. Ehl-i kitap arasında, sora sora aradığını bulabilmek için Mevsil ve Ceziretül-Arab’ı dolaştı. Ancak gönlünü teskin edebilecek bir merci bulmak¬tan yoksundu. Nihayet, Şam’a geldiğinde kendisini bir rahibe yönlendirdiler. Maksadını ona da anlattı Zeyd. Rahip de boş değildi … Maksadını anlamıştı ve Zeyd’e şöylece nasihat etmeye başladı:
– Sen bana öyle bir dinden bahsediyorsun ki, bugün o dini yaşayan birisini bulmaya imkan yoktur. Sen İbrahim’in Hanif dinini arıyorsun, O, ne bir Yahudi ne de bir Hristiyandı; O, tek olan Allah’a kullukta bulunuyor ve geldiğin beldedeki
29 Taberi, Tefsir, 3/304
Beyt’e yönelerek namaz kılıp secde ediyordu. O dinin tedrisini yapan ve bilgisine sahip olanların hepsi göçüp gittiler. Ancak beklenen bir Nebi var ki, onun gelme vakti çok yakındır. Sen kendi beldene git ve orada bekle. Çünkü Allah, senin kavmin arasından İbrahim’in dini üzere bir Nebi’sini gönderecek ki O, Allah katındaki en mükerrem varlıktır. Tarifler, Zeyd’in geldiği Mekke’yi gösteriyordu. Ne ilginç¬ti ki, aradığını bulabilmek için terk ettiği yere arayıp da bula¬mayacağı Müjdelenen Nebi gelecekti. Vakit geçirmeye gerek yoktu ve hemen geri yola koyuldu.
Şam Yahudi ve Hristiyanlan Zeyd’in bu ha’! ve davranışla¬nndan hoşlanmamışlardı. Öyle bir noktaya gelmişti ki, yolunu kestiler ve Zeyd’i, aradığını bulamadan hunharca öldürdüler.
O, gelecek Son Nebi’ye inancı tam olmasına rağmen tulüa beş kala gurüb edecek ve beklediği mutlu anı görerneden yola revan olacaktı. Dilinde şunlan tekrar eder dururdu:
– Ben bir din biliyorum ki onun gelmesi çok yakındır; göl¬gesi başınızın üzerindedir. Fakat bilemiyorum ki, ben o günle¬re yetişebilecek miyim?
Zeyd, bir esintiden müteessir olmuş ve vicdanı hakka karşı tamamen uyanmış biriydi; bir olan Allah (celle celôluhül’a inanıyor ve O’na teslimiyetini arz ediyordu. Ancak ne inandığı Allah’a, ‘Allah’ım!’ diyebiliyor ne de O’na nasıl ibadet edece¬ğini bilebiliyordu.
Sahabe-i Kiram’dan Amir İbn Rebi’a, Zeyd İbn Anır’dan işittiği sözleri bir gün şu ifadelerle anlatacaktı:
– Ben, İsmail’in, sonra Abdülmuttalib’in soyundan gele¬cek bir Nebi bekliyorum. O’na yetişebileceğimi zannetmiyo¬rum; ama O’na ıman ediyor, tasdik ediyor ve kabul ediyorum ki, O, Hak Nebi’dir. Eğer senin ömrün olur da O’na yetişirsen, benden O’na selam söyle! Sonra da, sana O’nun şemailinden haber vereyim de sakın şaşırma, dedi. Ben de:
– Buyur, anlat, dedim. Devam etti:
– Orta boyludur. Ne çok uzun ne de çok kısadır. Saçları tam düz de, kıvırcık da değildir. İsmiAhmed’dir. Doğum yeri Mekke’dir. Peygamber olarak gönderileceği yer de burasıdır. Ancak daha sonra, O’nun getirdikleri, kavminin hoşlarına git¬mediğinden, onlar O’nu Mekke’den çıkaracaklardır. O Yesrib (Medine)’e hicret edecek ve getirdiği din oradan yayılacaktır. Sakın ondan gafil olma! Ben diyar diyar dolaştım ve Hz. İbra¬him’in dinini aradım. Bütün konuştuğum Yahudi ve Hristiyan alimleri bana:
– Senin aradığın, daha sonra gelecek, dediler ve hepsi de bana biraz evvel sana anlattığım şeyleri anlattılar ve sözleri¬nin sonunu da şöyle bağladılar:
– O, son peygamberdir ve O’ndan sonra da bir daha pey¬gamber gelmeyecektir.”
Amir İbn Rebi’a devamla şunlan anlatacaktır:
Gün geldi, ben de Müslüman oldum ve gelip Allah Resülü’ne, Zeyd’in de¬diklerini bir bir anlattım. Selamını söyleyince toparlandı ve Zeyd’in selamını aldı. Ardından da, “kıyamet gününde tek başına bir ümmet” dediği Zeyd için şöyle buyurdu:
– Ben Zeyd’i cennette eteklerini sürüye sürüye yürürken gördüm. 30 Suyüti, Hasaisu’l-Kübra, ı/43.
Kuss İbn Saide
Kuss İbn Sdide’yi, Ukaz panayırında kızıl devesinin üze¬rinde halka seslenirken tanıyoruz. Yüz yaşını geçmiş İyad ka¬bilesinin reisi bu ihtiyar, gözünü geleceğe dikmiş ve gelecek olan Nebi hakkında insanları bilgilendirmekte ve ruhlarına tesir edecek ifadeleriyle onları imana hazırlamaktadır. Ukaz panayırında kızıl devesinin üzerine çıkmış, insanlara şöyle seslenmektedir:
– Ey İnsanlar!
Hepiniz bir araya gelin.
Giden herkes gitmiştir … Her gelecek de mutlaka gelecektir.
Karanlık gece …
Burç burç gökyüzü .
Dalga dalga deniz .
Göz alıcı yıldızlar .
Kameti bala yüce dağlar …
Akıp giden nehirler …
Hiç şüphe yok ki, semada yeni bir haber var … Şüphesiz, yerde de ibretlik olaylar ….
İnsanlara şöyle bir bakıyorum da, gidiyorlar, ama hiç geri gelmiyorlar; gittikleri yerde kalmaktan memnunlar da mı ora¬da kalıyorlar?. Yahut bırakıp gidiyorlar ve orada uykuya mı dalıyorlar? ..
Allah’a öyle bir kasem ederim ki, bunda hiç şüphe yok. ..
Allah katında öyle bir din var ki, o din, sizin bu dininizden O’na daha sevimli…
Hani ya babalar, dedeler, atalar? .. Nerede soy-sop? .. Hani ya, süslü saraylar ve mermer binalar yükselten Ad ve Semiul mil¬letleri? .. Hani ya, dünya varlığından gururlanıp da, “Ben sizin en büyük Rabbiniz değil miyim?” diyen Firavun ve Nemrut?.
Onlar zenginlikçe, kuvvet ve kudretçe sizden çok üstündü¬ler. Ne oldular? Toprak onlan değirmeninde öğüttü, toz etti, dağıttı. Kemikleri bile eriyip gitti. Çatılan sökülüp süpürüldü. Şimdi onlann mekanlannı köpekler şenlendiriyor. Sakın on¬lar gibi gaflete düşmeyin, onlann yolundan gitmeyin!
Her şey fani; baki olanAllah … Ortaksızve benzersiz, mut¬lak bir Allah … Tapınılacak ancak O … Doğmuş ve doğurmuş olmaktan münezzeh Allah …
Evet, evet …
Olup bitenlerde, gelip geçenlerde, bize ibret olacak çok şeyvar …
Ölüm bir ırmak. .. Girecek yeri çok; ama akacak yeri yok. .. Büyük küçük, hep göçüp gidiyoruz.
Herkese olan, size ve bana da olacaktır.
Gerçekten de ölüm, beklediği Nebi’yi görerneden onu da kuşatacak ve onun için de vuslat, bir başka aleme kalacaktı. Ancak, ne büyük tevafuktu ki, onun Ukaz panayınndaki hut¬besini dinleyenler arasında, gelmesini beklediği Son Nebi de vardı ve yıllar sonra onu tanıyanlar Allah Resülü’nü ziyarete geldiklerinde konu, İbn Saide’derı açılacak ve onun o gün an¬lattıklanyla hatıralar, hep beraber yeniden tazelenecekti.”
31 .Halebi, Sire, 1/318-321. Kuss İbn Saide’nin kabilesi ve ileri gelenlerinden Côrüd İbn Ald isminde bir zat, Abd-i Kaysoğullarından bir heyetle birlikte, namını duyduğu şahsın İncil’de anlatılan Zat olup olmadığını teyit maksa¬dıyla huzur-u Risalete geldiler. Simasını gördüklerinde ünsiyet yaşadıkları bu Zat’a, ne ile gönderildiğini sorup cevaplannı alınca şüpheleri kalmamıştı; İncil’ de geleceği müjdelenen Ahmed, o an karşılannda duran Zat’tı. Artık te¬reddüdü kalmayan Carüd, şunlan söyleyecekti:
– Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’ a yemin ederim ki, senin vasıf¬lannı İncil’de görüp zaten biliyorduk. Seni, Meryem’in oğlu müjdelemiştir. Her an senin üzerine selam olsun ve seni gönderenAllah’a hamd olsun. Elini uzat ya Resı1Iallah! Ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur ve Sen de Allah’ın Resülü’sün.
ReisIerinin söylediği bu sözlerin arkasından heyet de kelime-i tevhidi getire¬rek teslimiyetlerini ilan edecekti.
Kıtlık zamanında, bir anda böylesine bir rahmet altında kalan Allah Resülii (sallallahu aleyhi ve sellem) sevinmiş ve aynı kabileden olmalan hasebiyle aralannda Kuss İbn Sdide’yi tanıyan birinin olup olmadığını sormuştu:
– Kuss İbn Saide’yi hangimiz tanımaz ki?. Hepimiz onu tanınz ya Resülal¬lah, cevabını verdiklerinde:
– Peki, şimdi Kuss İbn Saide el-İyadi ne yapıyor, diye ilave edince:
– Vefat etti ya Resülallah, cevabını alacaktı. Arkasından buyurdular ki:
– Ben onu bir gün, haram aylarda Ukaz çarşısında, kızıl bir devenin üzerinde
görmüştüm; hepsini hatırlamamakla birlikte, çok güzel ve hoşa gidici bir ke¬lamla şöyle konuşuyordu:
– Ey İnsanlar! Bir araya gelip toparlanın, iyi kulak verin ve ezberleyin. Her canlı ölecektir. Her ölen de bir dalıa geri gelmeyecektir. Gelecek, mutlaka günü gelecek; gelecektir.
Bunlan söyledikten sonra, aralannda o gün bulunan birilerinin olup olmadı¬ğını sordu. Arkasından da ilave etti:
– Onun o günkü sözlerini hatırlayanınız var mı?
Kendisini dağ başında uzlete vermiş bu ihtiyar bilge, şiir¬lerinde de benzeri konulara değiniyor ve her fırsatta, Harem dahilinde Haşimoğullarından bir peygamberin geleceğini söy¬leyip duruyordu.
Bir şiirinde şöyle dediği anlatılacaktı:
– Yarattıklarını abes yaratmayan Allah’a hamd olsun. İsa’dan sonra, bizi başıboş bırakmayan ve lütufta bulunan.
Aramızdan Ahmed’i gönderecektir ki, O gönderilen en hayırlı Nebi’dir.
Her bir canlı, nefes alıp hareket ettikçe Allah’ın selamı O’na olsun.32
Hey’etin arka saflanndan bir hareketlenme oldu ve bir Arabi öne atılarak:
– Ben hepsini hatırlıyorum ya Resülallah, dedi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu duruma çok sevinmişti. Fahr-i Kainat’ın sevincinden de cesaret alan adam, o gün Kuss İbn Saide’den duyduklarını anlattı bir bir … Hutbe anlatılmıştı; ama belli ki Efendiler Efendisi, onunla ilgili daha fazla şey pay-laşmak istiyordu:
– Kuss İbn Saide’nin o günkü şiirini hatırlayanınız var mı, diye sordu. Hz. Ebu Bekir öne atıldı ve:
– Anam babam sana feda olsun! O günde olanların hepsine ben de şahit¬tim. Şöyle diyordu, diye devam etti ve huzur-u risalette Kuss İbn Saide’nin, Ukaz’daki şiirini teker teker okuyuverdi…
32 Halebi, Sire, 1/318-321 Demek önemli olan, yıllar ve yüzyıllar geçse de hatırla¬nacak bir hamlede bulunmaktır. Bir yönüyle adres bırakmaktır geleceğe! Cev¬herse şayet bunu yapan, cevherfürüşan birileri gelecek ve O’nun kadrini bilip takdir edecektir. Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuracaktı: – Ümit ederim ki, Cenab-ı Hak, kıyamet gününde Kuss İbn Saide’yi ayrı bir ümmet olarak haşreder. İbn Kesir, el-Bidaye, 1/141
Varaka İbn Nevfel
Ufukta, ışık bekleyenlerden birisi de Varaka İbn Nevfel’¬di. Aynı zamanda Hz. Hatice validemizin amcaoğlu olan Va¬raka İbn Nevfel, Cahiliye Mekke’sinde hakkı arama azminde olan ender insanlardan biriydi. Ona göre, Cahiliye’nin selolup arkasından aktığı taş ve ağaçlardan yontularak farklı şekiller verilen putlar ilah olamazdı ve bunu o, her fırsatta dile getir¬mekten çekinmiyordu.
Kureyş’in yılda bir bayram olarak kutladıklan günleri vardı. Bu günde bir araya gelir ve putlara kurbanlar adayarak samimiyetlerini göstermeye çalışırlardı. Böylelikle ilahlarına karşı yapmalan gereken vazifeleri yerine getirdiklerini düşü¬nür ve kendilerince mutlu olurlardı. Bir yönüyle hesaptan ka¬çışın ayrı bir formülüydü bu.
Yine böyle bir günde, bir araya gelmiş ve bir putun önün¬de temenna durarak sadakatlerini izhar ediyorlardı. Bu arada aralarında fısıldaşanlar vardı. Bir araya gelmişlerdi ve arala¬rında yine o dört insanın olmadığı dedikodusunu yapıyorlar¬dı. Şüphesiz bunlar, Varaka İbn Nevfel, Zeyd İbn Amr, Os-man İbnü’l-Huveyris ve Ubeydullah İbn Cahş idi.
Onların dünyasına göre, bütün bu yapılanların hiçbir an¬lamı yoktu. Kendi aralannda konuşuyorlardı:
– Nasıl olur, diyorlardı. Baksanıza kavminizel Nasılolur da böyle bir şey yapabiliyorlar! İbrahim’in dinini bırakmış, hiçbir faydası olmayan bir taşın etrafında tavaf edip, işitip görmeyen, fayda veya zararı söz konusu olmayan puta temen¬na duruyorlar! ..
Baş başa veren bu dört gönüllü, artık uslanmayacaklanna kanaat getirdikleri Mekkelileri kendi hallerine bırakarak, baş¬ka beldelerde Hz. İbrahim’e ait Haniflikten eser bulabilmek için yollara koyulacaktı.
İşte, bu yolculuk esnasında Varaka İbn Nevfel, Şam ta¬raflanna yönelmişti. Bu yolculukta Varaka, sığındığı bir koy¬da Hristiyanlığı kabul etmiş ve bundan sonraki ömrünü, onu tedris maksadıyla geçirmeye başlamıştı. Artık Varaka, işin ehlinden yeni dinini öğreniyor ve böylelikle kendini gelece¬ğe hazırlıyordu. Her yeni bilgi, daha yenilerini öğrenme adına sa’yini kamçılıyor ve o güne kadar geçirdiği boş günlerine ya¬nıyordu.
Elbette, bu esnada çok şey öğrenmişti. Artık Tevrat ve İncil’i daha iyi biliyor, İbrôni dilini rahatlıkla okuyup yazabi¬liyordu.
Okuduklan arasında bir konu vardı ki, ayrıca dikkatini çekiyor ve aklından çıkaramadığı bu hususla birlikte, geleceği günün hayallerini kuruyordu. Zira artık biliyordu ki, çok geç¬meden “Âlemin Reisi” gelecek ve insanlık yeniden O’nun ar¬kasında ilahi anlamda saf tutacaktı.
Ancak zaman, dur durak bilmeden işliyor ve Varaka’yı da mezanna doğru yaklaştınyordu. Manaya açık gözleri, dünya ve dünyalılan zorlukla seçebiliyor, eski günlerdeki gibi etrafı¬nı net göremiyordu.
Zaman o kadar hızlı akıyordu ki, aradığını bulamadan göz¬lerinin kapanacağını düşürıür olmuştu. Her ne kadar, bulduğu her fırsatta bildiklerini etrafına fısıldasa da; Varaka’yı dünya gözüyle O’nu görerneden gideceğinin endişesi sarmıştı.
Beklemekten başka da bir çaresi yoktu. En azından bu süreyi, etrafına O’nu anlatarak geçirebilirdi ve o da bunu ya¬pıyordu. Huveylid’in kızı Hatice de, onun bu nasihatlerine kulak verenler arasındaydı ve bu, risalef sürecinde onun için büyük bir ufuk olacaktı.
Risalet öncesinde Hicaz ve Dünyanın Genel Durumu
O gün yeryüzü, Bizans ve Fars olmak üzere iki kutuplu bir dünyadan ibaretti. Bunlardan Bizans, ağırlıklı olarak Hris¬tiyan, Fars ise ateşperest bir inanışa sahipti. Zaman zaman bu iki ülke arasında savaşlar, ardı arkası kesilmeyen mücadeleler sürüp giderdi.
Bu iki devletin arkasından kendini hissettiren diğer iki devlet ise, Yunan ve Hind olarak biliniyordu.
Fars imparatorluğu, içten içe çalkantılarla mefluçtu. İm¬paratorluk içindeki gruplar arasında derin ayrılıklar yaşanıyor ve her bir grubun içinde de, ayrı bir ahlaki çöküntü kendini hissettiriyordu. Zerdüşt ve Mezdekiyye olarak şekillenen içyapıda devlet idaresi, ağırlıklı olarak Zerdüştlerin etkisi altındaydı. Bu iki devletin idari manada, konumlannda farklılık göze çarpsa da ahlaki çöküntü açısından aralannda pek fark görünmüyor¬du; kadını hor ve hakir görüyorlar; hatta bazılan onu, hava, su veya güneş gibi herkesin istifade etmesi gereken ortak bir emtia olarak telakki ediyordu. Bilhassa Mezdekiyye inanışında hâkim olan bu yaklaşım, özel mülkiyet açısından da farklı değildi; on¬lara göre özel hayat ve mahremiyetin hiçbir önemi yoktU.33
O gün, Rümôn olarak adlandınlan Bizans’a gelince onlar, tamamen güç ve kuvvetin yönlendirmesiyle hareket ediyor ve önlerine gelen beldeyi, istedikleri zaman istila ederek belde¬ye el koyuyorlardı. Hakim inanış Hristiyanlık olsa da, bu din mensuplan arasında da belli başlı kavgalar görülüyor, bilhas-sa mezhep kavgalannın yaşandığı bünye, derin fikir aynlıkla¬nna sahne oluyordu.
Yunanlılarda ise, felsefenin etkisiyle, kaba kuvvet yeri¬ne daha ziyade fikri tartışmalar kendini gösteriyor, toplumla bilginler arasında büyük bir uçurum yaşanıyordu. Genellik¬le meclisler, pratikte bir fayda sağlamayan uzun tartışmalara sahne olur ve her bir ekol, ateşin çıkışlarla kendi görüşünü savunmaya çalışırdı,
Hind’e gelince, tarihçilerin de ittifak ettiği gibi, onlarda da külli bir çöküş yaşanıyordu; dini hayat adına bir emare kalmamış, ahlak siiküt içinde ve sosyal hayat da bunalımların pençesinde can çekişiyordu.
Kısaca genel durum, karanlığın en koyu tonunun yaşandı¬ğı bir dönemi gösteriyordu. Bazılan itibariyle eldeki imkanlar, her ne kadar görünüşte iyi ve güzelolsa da, onu değerlendire¬cek beyin ve kalpten mahrum olan fertler için bu, bir şey ifade
33 Bkz. Şehristani, Milel, 2/86, 87; Mn, Fıkhu’s-Sire, 44, 45
34 Ebü’l-Hasen en-Nedvi, M!z& Hasira’I-Alem Binhitati’l-Müslimin, 28
etmiyordu. Hatta denilebilir ki bu değerler, onların daha çok kötülük yapmasını netice veriyor ve bir türlü iyilik düşüncesi¬ni geliştirmeyi akıl edemiyorlardı.
Hicaz bölgesi de bu çöküşten nasibini almıştı; tamamen gücün egemen olduğu bir sosyal yapı kendini gösteriyordu. İnsanlar, ellerindeki imkan ve arkalanndaki destekçilerine göre değerlendiriliyor; kimsesizlerin yüzüne bile bakılmıyor¬du. Hak ve hukuk, yerini tamamen kaba kuvvete bırakmış ve güçlü olanlar ne derse, uygulama o istikamette cereyan edi¬yordu.
Toplum, kendi içinde sınıflara ayrıımıştı ve bu sınıflar arasında ancak, bir hizmet ilişkisi söz konusu olabiliyordu. Kölelere yapılan muamele ise yürek yakan cinstendi.
Hz. Âdem’den bu yana her peygamberin uğrak yeri olan Kabe, putlarla doldurulmuş; Allah’a en yakın olunması gere¬ken bu beldede, insanı Allah’tan uzaklaştırılmak için adeta her şey yapılmıştı. Hz. İbrahim’ den bu yana, yerine getirilme¬ye çalışılan hac ibadetinin şekli değişmiş ve insanlar, çıplak bir şekilde ve ellerini çırpıp alkış tutarak Kabe’yi tavaf eder hale gelmişlerdi. Onlara göre, içinde günah işledikleri elbise ile Kâbe’ye gelinmezdi. Bunun için, günahsız elbise ise kara¬borsaya düşmüş; onu alamayan insanlar için, çözüm olarak çıplak tavaf bir alternatif olmuştu.
35 .(A’raf, 7/31 ) Ey Âdem’in evlatlan! Her namaz vaktinde mescide giderken, süsünüz olan elbisenizi giyinin. Yiyin, için fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri asla sevmez. Edep yerlerini örtrnek (setr-i avret) her zaman olduğu gibi, özellikle namaz, tavaf gibi ibadetlerde farzdır. Fakat israf etme-mek şartı ile, her Müslüman’ın ibadet esnasında en güzel ve temiz elbisesini giymesi sünnettir. Cemaat ile olsun, camide oturuşta olsun edep, vakar, ağır¬başlılık da bu zinet ve güzel süret cümlesindendir. Nitekim önceki ayetlerde geçen “yüzleri kıbleye döndürme” emrinde de bu intizama işaret vardır. Aynı zamanda, ayetin işaretinden şu da anlaşılır ki cami ve civarlan, bir İslam şeh¬rinin teşkilatında, güzellik bakımından, en güzel ve merkezi noktalarda yer almalıdır. Bununla beraber mescidlerin asıl süsü, oralann ibadetle mamür edilip şenlendirilmesi ve ibadet eden müminlerin hal ve davranışlandır.
Kadın, horlanan bir meta haline gelmişti. Bunlardan biri¬si için kız çocuğunun olması, hayat boyu üzerinde taşıyacağı bir ar olarak telakki edilir, bu ar ile yaşamayı kaldıramayan¬lar, kız çocuklarının hayatına son vermeyi tercih ederlerdl.> Hatta, öfke ve kinlerine hakim olamayan bazı insanlar işi, kız çocuklarını toprağa gömecek kadar ileri götürür ve bununla da iftihar ederlerdi.
Evlilik müessesesi, büyük oranda tahrip edilmiş, sefahete kapılar sonuna kadar açılmıştı. Fuhşun açıktan irtikap edil¬diği yerlerde bayraklar asılır ve böylelikle, insanlar buralara açıktan davet edilirdi. Soylu insanlardan çocuk sahibi olmak önemli bir değerdi ve bunun için bazı insanlar, hanımlarını soylu kabul ettikleri kişilere gönderir ve onlardan çocuk sahi¬bi olmak isterlerdi. Birçok erkekle birlikte olan kadınlar hami¬le kaldıklarında, çocuğun babasını sadece kendileri belirlerdi. Doğurdukları çocuğun kime ait olduğunu söylerlerse bu, bir esas olarak kabul edilir ve itirazsız kabullenilmek zorunda ka¬lınırdı.e?
Bilhassa, kadın çok istismar edildiği için insanlar, çözüm olarak kendi çocuklarını daha erken yaşlarda evlendirmeye gayret gösterirler ve böylelikle sorumluluğu, damatlara yük¬leyerek işin içinden çıkmaya çalışırlardı.
Kısaca dünya, Efendiler Efendisi’ne susamış, Allah tara¬fından yeniden hidayete aç hale gelmişti. Ve, karanlığın iyice koyulaştığı bu demlerde, artık zaman yaklaşmıştı. Her yönüyle dünya, O’nun gelişine hazırlanıyor, gözler ufukta, şafak gözleniyordu.
36 ilgili bir ayette konu şu ifadelerle anlatılmaktadır: (Nahl, 16/ 58 -59) Onlar¬dan birine bir kızının dünyaya geldiği müjdelenince, öfkesinden ve üzüntü¬sünden, yüzü mosmor kesilir. Müjdelendiği bu kötü haberin etkisiyle utanıp eşinden dostundan saklanmaya çalışır. Şimdi ne yapsın! Hor, hakir, itilip kakılan bir bela olarak hayatta mı bıraksın, yoksa toprağa mı gömsün, ne yapsın, diye kara kara düşünür! Dikkat ediniz, ne fena hükümlerdi verdikleri bu hükümler!
37 Buhari, Sahih, 5: 1970 (4834)
HZ. İBRAHİM’E UZANAN ŞECERE
Beklenilen Son Nebi, Hz. İbrahim’in emanetini getirip bıraktığı yerde zuhür edecekti. Ancak, bunun için aradan bir hayli zamanın geçmesi gerekiyordu.
Hz. İbrahim’den sonra burada, yerleşik bir hayat yaşa¬yan Hz. İsmail’in, on iki oğlu dünyaya geldi. Oğulları arasında Nabit’in, diğerlerinden farklı olduğu gözlerden kaçmıyordu. Aynı özellik, Nabit’in oğlu Yeşcub’da da kendini hissettiriyor¬du. Bu farklılık, sırasıyla Ya’rub, Teyrah, Nôhür, Mukaıniim, Udad ve Adnan’a kadar devam etti. Belli ki bu şecerede ayrı bir asal et ve risalet yükünü taşıyabilecek ayrı bir hususiyet vardı.
Efendiler Efendisi’nin yirminci dedesi Adnan’dan itiba¬ren, babası Abdullah’a kadar gelip geçen ataları Maad, Nizôr, Mudar, Malik, Fihr, Gôlib, Lüeyy, Ka’b, Miirre, Kilôb, Kusayy (Zeyd), Abdimenaf(Muğire), Haşim (Amr) ve Abdulmuttalib (Şeybej’des” de benzeri bir faikiyet görülüyor ve alınlarında, Kâinatın Efendisi’ne ait bir aydınlık müşahede ediliyordu.
Abdülmuttalib
Asıl adı Şeybe olan Abdulmuttalib, Haşim’in dört oğlundan biridir. Bilindiği üzere Efendimiz’in ikinci kuşaktan dedesi olan Haşim, Hicaz’ın fazilet yönüyle temeyyüz etmiş en önemli şah¬siyetlerinden birisiydi. İlk defa hacılara izzet ü ikram geleneği onunla hayata geçmiş ve yaz – kış Kureyş’in ticaret geleneğini de o başlatmıştı. Kendisi de ticaretle uğraşıyordu.
Yine ticaret için Şam’a giderken Medine’ye uğramış ve burada, bir gün Neccaroğullarından Selma adında birisiyle evlenmiş ve bundan böyle, ikamet için Medine’yi tercih etmiş¬ti. Ancak, Medine yılları uzun sürmeyecek ve çıkan bir savaşta o da vefat edecekti. İşte bu sırada hamile olan hanımı Selma, Abdulmuttalib’i dünyaya getirecek ve saçlarındaki beyazlıktan dolayı da kendisine, ‘Şeybe’ ismini takacaktı. Artık o, annesi¬nin yanında ve dayılarının terbiyesi altında kalacaktı.
Babasının vefatından sonra, dünyaya geldiği için Mekke’ de¬ki akrabaları, Şeybe’nin varlığından haberdar değillerdi. Amca¬sı Muttalib’in, Medine’de bir yeğeninin olduğundan haberdar olduğunda Şeybe, yedi veya sekiz yaşlarındaydı.
Hemen Medine’ye gelen Muttalib, yeğeni Şeybe’yi gördü¬ğünde, önce kucaklayacak; sarılıp kokladıktan, uzun uzadıya konuşup hasret giderdikten sonra da, terkisine alarak onu Mekke’ye götürmek isteyecekti. İlk başlarda, küçük Şeybe ve anne Selma’nın itirazıyla karşılaşsa da onları ikna ederek yola koyulacak ve Mekke’ye gelecekti.
Henüz varlığından habersiz olan Mekkeliler, Muttalib’in terkisinde bir çocuğun olduğunu görünce, bunun bir köle ol¬duğunu sanarak, Muttalib’in kölesi manasında kendisine ‘Ab¬dulmuttalib’ diyecekler ve bu unvan da, artık Şeybe’nin bili¬nen adı olacaktı.
Muttalib’in ölümüyle birlikte, Mekke’deki riyaset ma¬kamına Abdulmuttalib getirilmiş ve böylelikle, onun için sorumluluğu ağır bir süreç başlamıştı. Kaderin yollanna su serptiği bir yola girmiş ve belli ki kendisine, muştusu verilen Son Nebi’nin zuhür edeceği zemini hazırlama gibi bir misyon yüklenmişti. Artık o, Mekkelilerin kendisine baktığı, dünyevi işlerinde hakem tayin ettikleri ve ihtilaflı noktalarda çözüm adına kendisine başvurduklan güçlü bir liderdi.
Zemzem
Kâbe’nin gölgesinde ve Hıcr adı verilen yerde uyurken gördüğü bir rüya, onun için bir başlangıçtı. Bir zat kendisine sesleniyor ve:
– Kalk! Tayyibe’yi kaz, diyordu. Hemen sordu:
– Tayyibe de ne?
Sorusuna karşılık, herhangi bir cevap alamamıştı. Ertesi gün yine uzanmıştı ki, aynı şahsın geldiğini gördü. Bu sefer: – Madmune’yi kaz, diyordu.
– Madmüne de ne, diye tekrarladı heyecanla. Ancak, so-
rusu yine cevapsız kalmıştı.
Üçüncü gün yine karşısında bulduğu zat, bu sefer kendi¬sine:
– Zemzem’i kaz, diyordu. Öncekilerde alamadığı cevabı, en azından üçüncü gün alabilmek için hemen sordu: -Zemzem ne?
Bu sefer cevap geliyordu:
– Zemzem, hiç kesilmeyecek ve derinliğine inilmeyecek bir sudur. Onunla hacı kafilelerinin su ihtiyacım giderirsin. O, Kâbe’ de kurban kanlanmn döküldüğü yer ile diğer atıkların bırakıldığı yer arasındadır. Alaca kanatlı bir karga gelip orayı gagasıyla işaret edecek. Aynı zamanda orada şimdi, bir kann¬ca yuvası da var!
Bütün bunlar onu, derin derin düşünmeye sevketmişti. Zira Zemzem’in varlığından haberi vardı; çünkü Cürhümlüler, düşman istilasından kaçarken, ellerindeki bütün kıymetli eşyalan buraya atmış ve üzerini örterek gitmişlerdi. Ancak, onun yerini bilen kimse kalmamış ve bu sebeple de o, sadece aralannda an-latılan bir üstüre olarak kalmıştı. Ancak şimdi, olanca netliğiyle burası tarif ediliyor ve kendisine, hiç kesilmeyecek ve debisine de erişilemeyecek bir suyu çıkarması emrediliyordu.
Bu kadar net bir tarif karşısında tepkisiz kalınamazdı ve Abdulmuttalib de, koordinatları verilen yere geldi. Aynen de¬nildiği gibi alaca bir karga, bir mekana inip kalkıyor ve ga¬gasıyla adeta bu yeri işaret ediyordu. Biraz daha yaklaşınca, karınca yuvasını da görmüştü. Artık, hiç tereddüdü kalma¬mıştı. Ertesi gün, oğlu Haris’i de yanına alarak buraya geldi ve Zemzem’i kazmaya başladı.
Çok geçmeden, kuyunun ağzını örten büyük ve yuvarlak taş ortaya çıkmıştı. Kuyunun kapağını kaldırdıklannda, an¬latılageldiği şekliyle onun, her türlü zinet eşyası ve kıymetli malzemeyle dolu olduğunu gördüler. Abdulmuttalib ve oğlu Haris, bir taraftan bunları teker teker kuyudan çıkarırken, di-ğer yandan kuyunun altından gelen bir ıslaklık da kendini his¬settirmeye başlamıştı. Artık vakit tamamdı ve çok geçmeden Zemzem de ortaya çıkmıştı.
Kimseye nasip olmayan bir lütfa mazhar oluyorlardı. El¬bette böyle bir lütuf, onu verene teşekkür etmeyi gerektirirdi ve işin burasında Abdulmuttalib:
– Allahü Ekber! Allahü Ekber, diye tekbir getirmeye baş¬ladı.
Bu heyecan, Kureyşlilerin de dikkatini çekmişti ve çok geçmeden Abdulmuttalib’in etrafında büyük bir halka oluştu¬ruverdiler,
– Bu, atalarımız İsmail’in mirasıdır; bunda bizim de hak¬kımız var, bunlara, bizi de ortak etmen lazım, diyorlar ve ku¬yudan çıkan altın ve gümüşleri kendilerine de paylaştırmasını istiyorlardı. Tereddüt göstermeden Abdulmuttalib onlara:
– Hayır! Bunu yapamam. Çünkü bu, sadece bana bahşe¬dilmiş husus! bir durum, diye cevap verdi. Ancak onlar ısrar ediyorve:
– İnsaflı ol! Gerekirse seninle kavga etme pahasına da olsa peşini bırakmayacağız, diye onu tehdit ediyorlardı. Hatta aralanndan Adiyy İbn Nevjel öne çıkmış ve Abdulmuttalib’e:
– Nasılolur! Sen yalnız bir adamsın. Yanında oğlundan başka kimsen de yok. Nasılolur da bize karşı gelir, istekle¬rimizi yerine getirmezsin, diyor ve isteklerine boyun eğmesi konusunda adeta meydan okuyordu.
Adiyy’in bu sözü, Abdulmuttalib’i derinden etkilemişti.
Güç ve kuvveti sadece arkasındaki kişi sayısıyla değerlendiren bu adama, anladığı dilden bir cevap gerekiyordu. Onun için ellerini açtı ve yüzünü de semaya kaldırarak şunlan söyleme¬ye başladı:
– Yemin ederim ki, şayet Allah, bana on erkek evlat verir¬se, bunlardan birisini Kaba’nin yanında kurban edeceğim!
Bu, içten gelen bir dua olduğu kadar aynı zamanda Bey¬tullah’ın gölgesinde Allah’a verilmiş bir sözdü.
Ancak, husumet devam ediyordu. İşin burasında Abdul¬muttalib’in bir teklifi oldu:
– Aramızda hüküm vermesi için, istediğiniz birisini ha¬kem tayin edelim!
Fena bir teklif değildi. Hem, istedikleri birisini teklif ede¬bileceklerdi. Hiç tereddüt etmeden:
– Sa’doğullannın kahini, dediler. Bu şahıs, Şam eşrafın¬dan sözü dinlenir birisiydi. Zaten, Abdulmuttalib için değişen bir şeyolmayacaktı ve:
– Olur, diye başını salladı.
Daha sonra, yakın akrabalannı da yanına alan Abdulmut¬talib ve ondan hak talep edenler, her kabileden birer temsilciyle birlikte yola koyulup Şam cihetine yöneldiler. Yol uzun ve şartlar çetindi. Ağırlıklı olarak yolda, çöl şartlan hâkimdi.
Kaderin tecellisi ya, Hicaz’la Şam arasında bir yere gel¬diklerinde, Abdulmuttalib ve yanındakilerin suyu bitti. Çöl şartlannda suyun bitmesi, felaketin en büyüğüydü. Dişlerini sıkıp bir müddet daha devam etmeyi denediler, ama çöl bitip tükenme bilmiyordu. Çaresiz, o an için nizalı olsalar da bera¬ber yürüdükleri Mekkelilerden su istediler. Ancak onlann, su vermeye hiç niyetleri yoktu:
– Biz de çöldeyiz ve sizin başınıza geldiği gibi biz de susuz kalmadan korkuyoruz, diyorlardı. Onlardan bir fayda gelmeye¬ceği anlaşılmıştı. Bu sefer yanındaki akrabalanna döndü ve:
– Siz ne düşünüyorsunuz, diye sordu.
– Biz sana tabiyiz. Sen ne dersen onu yapalım, diyorlardı.
Böyle bir durumda, ya durup ölümü beklemek veya çevreye açı¬larak su aramak gerekiyordu ve onlar da, ikincisini tercih ettiler. Su bulma adına son bir gayretle yeni bir hareket karan aldılar. Devesinin yanma varan Abdulmuttalib, ayağa kalkan devenin altından, tatlı bir su kaynağının fışkırdığını görünce, Zemzem’in çıktığını gördüğü zamanki gibi bir heyecana kapılmış ve:
– Allahü Ekber! Allahü Ekber, diye tekbir getirmeye baş¬lamıştı. Hemen etrafında bir halka meydana getirdiler. Man¬zarayı gören herkes, dehşete kapılıyordu. Susuzluğun bu ka¬dar yoğun bir şekilde konuşulduğu ve insanlarla hayvanlann, susuzluktan kınlıp telef olma noktasına geldiği bir yerde, hele böyle kızgın çölün ortasında, aynı zamanda hemen toprağın üstüne kadar çıkan böyle bir suyun varlığı, gerçekten tekbir getirmeyi gerektirecek kadar açık bir inayetti.
Önce, kılıcıyla suyun çıktığı yeri genişleten Abdulmutta¬lib, hem arkadaşlannın hem de hayvanlannın susuzluğunu giderdi. Ardından da, beraberlerinde gelen ve susuzluk kor¬kusuyla kendilerine su vermeyen Mekkelileri davet etti.
– Gelin de, Allah’ın bize lutfettiği sudan için ve hayvanlarınızı da sulayın, diyordu. Herkes, birbirine bakıyordu. Göz¬lerine inanamıyorlardı. İmkânsızdı bu. Ama olmuştu. Önce gelip sudan içtiler kana kana. Ardından da, hayvanlannı ge¬tirip onlann ihtiyacını giderdiler. Bu kadar açık lütuf karşı¬sında, biraz da mahcuplardı; kendilerinden su istediği halde vermedikleri Abdulmuttalib, tutmuş elindeki imkânı onlarla paylaşıyordu, Hallerinden, vicdanlannın devreye girdiği an¬laşılıyordu. Çok geçmeden Abdulmuttalib’e yönelip şunlan söylemeye başladılar:
– Allah’a yemin olsun ki ey Abdulmuttalib, hüküm bizim aleyhimize neticelendi. ValIahi de, Zemzem konusunda senin¬le asla husumet yaşamayacak, hak talep etmeyeceğiz. Şüphe¬siz ki sana Zemzem’i bahşeden de, bu çöl şartlannda şu suyu nasip eden Allah’tır.
Mesele artık tatlıya bağlanmış ve hakerne gitmeye de ge¬rek kalmamıştı. Bir müddet dinlendikten sonra, geri dönüş için yola koyuldular ve katettikleri mesafeleri yeniden yürüye¬rek tekrar Mekke’ye geldiler.
Abdulmuttalib’in On çocuğu ve Nezrini Yerine Getirme Gayreti
Uzun bir süre riyaset vazifesini hakkıyla yerine getiren Abdulmuttalib’in, aradan geçen süre içinde on tane oğlu dün¬yaya gelmişti. On oğlunun da gürbüzleşip boyattığını ve ken¬disine arka çıkacak çağa geldiğini görünce, Zemzem’in orta¬ya çıkışındaki nezrini hatırladı ve bunu yerine getirmek için onlardan birisini kurban etmek istedi. Zira, Allah’tan samimi bir yürekle talepte bulunmuş ve bu talebine cevap verildiği takdirde oğullanndan birisini Kabe’ de kurban edeceğini nez¬retmişti. Şimdi ise, kabul görmüş duaya mukabil, bu nezrin yerine getirilmesi gerekiyordu.
39 İbn Hişam, Sire, 1/278 vd.
Önce oğullan Haris, Zübeyr, Hacel, Dırar, Mukavvim, Ab¬duluzza (Ebu Leheb), Abbas, Hamza, Ebu Talib ve Abdullah’ı huzuruna toplayıp konuyu onlarla istişare etti. Babalan tara¬findan yapılmış bir nezir olduğuna göre itiraz etmek olmazdı ve onlar kabul ettiklerini bildirdiler. Ancak, kurban edilecek olanın nasıl belirleneceği henüz belli değildi. İşin burasında Abdulmuttalib, her birinin birer ok almasını ve üzerine kendi ismini yazarak kendisine vermesini talep etti. Çok geçmeden, bu talep de yerine getirilmişti. Ardından, oklan alarak Kabe¬’deki Hube140 putunun yanına giren Abdulmuttalib, getirdiği oklardan birisini çekti. Heyecanla okun üzerindeki isme bak¬tı; ‘Abdullah’ yazıyordu. Abdullah onun, en çok sevdiği küçük oğluydu. Ancak, hüküm kesindi ve değiştirmek olmazdı.
Dışan çıktı ve önce sonucu ilan etti merakla bekleyenle¬re. Ardından da Abdullah’ın elinden tutarak, elindeki bıçakla birlikte nezrini gerçekleştirmek için İsaf ve Naile putunun ya¬nına doğru yöneldi.
İşin şakası yoktu. Zira onda, atası Hz. İbrahim gibi bir teslimiyet hakimdi. Yüzyıllardır yolu gözlenen bir Nebi’nin dedesinden beklenen bir metanetti bu ve gerçekten de Ab¬dulmuttalib, ciddi ciddi oğlunu kurban etmek için kollannı sıvamış, sözünü tutma adına kendine düşeni yapıyordu. Oğlu Abdullah’da da, Hz. İsmail gibi bir tevekkül hakim di. Bunu gören Kureyş ileri gelenleri, hızla yanına yaklaştılar ve:
– Sen ne yapmak istiyorsun ey Abdulmuttalib, dediler.
Gayet sakin bir ses tonuyla:
– Onu kurban edeceğim, diyordu. Araya girdiler ve:
– Sakın bunu yapma! Çünkü bu, yapılacak bir şey değil; mazeretini kullan! Zira burada bugün senin bunu yapman,
(40 Mekkeliler, akıllarının ennediği veya neseple ilgili bir problemle karşılaştıklan yahut işinden çıkamadıklan herhangi bir durumda, Kabe’ye getirilen hediyelerin biriktirildiği mekanda bulunan bu putıın yanına gelirler ve onun yanında kura çekerek çıkan sonuca göre hareket ederlerdi. )
bundan sonra insanların gelip burada çocuklannı kurban etmeye başlamalan anlamına gelir. İnsanların kökünü mü kesmek istiyorsun, diye çıkıştılar. Fakat bütün bunlar, veri¬len sözün yerine getirilip getirilmemesi konusunda bir çözüm önermiyordu. Abdulmuttalib, ikna olmamıştı.
Aralanndan birisi ileri atıldı ve şöyle bir teklifte bulundu: – Kesinlikle onu kurban etme! Çünkü sen bu konuda ma¬zursun. Dilersen, onu kurban etmek yerine, mallanmızı orta¬ya koyalım ve fidye karşılığında onu kurtaralım.
Bu teklif de Abdulmuttalib’e sıcak gelmemişti. Bir başka¬sının sesi yükseldi kalabalıktan:
– Sakın bunu yapma! İstersen onu Hicaz’a götür. Oradaki meşhur bilgeye durumu arz et ve onun göstereceği yolda yü¬rür; ‘kurban et’ derse kurban eder, bir başkayol gösterirse onu yerine getirir ve böylelikle nezrini yerine getirmiş olursun.
Bu teklif, Abdulmuttalib’in aklına yatmıştı. Elindeki bı¬çağı bir kenara bıraktı ve yanına aldığı bir heyetle birlikte bu bilge zatın yanına gitti. Onu Hayber’ de buldular ve önce, baş¬lanndan geçenleri anlattılar bir bir. Ardından da, kendileri için bir çözüm bulması talebinde bulundular. Bilge zat:
– Bugün gidin ve bana haber geldiğinde yeniden gelin, dedi. Mecburen aynldılar yanından. Gece boyunca dualarla sabahladı Abdulmuttalib. Hayırlı bir sonuç çıkması için Rab¬bine dua dua yalvanyordu.
Ertesi gün yeniden ve heyecanla bu şahsın kapısını çalı¬yorlardı. Açılan kapıdan, çözüm adına bir alternatifin geleceği seziliyordu. Önce:
– Sizin aranızda diyet miktan nedir, diye sordu bilge.
– On deve, cevabını verdiler.
– Öyleyse şimdi memleketinize gidin ve kurban edilecek şahsı da on deveyi de ortaya koyun. Sonra da her ikisi için kur’a çekmeye başlayın. Şayet kur’a, delikanlının adına çıkarsa bu işlemi tekrarlayın. Ne zaman ki kur’a, develerin kurban edilmesi istikametinde çıkar, bilin ki Rabbiniz bu işten razı olmuş demektir. İşte o zaman siz de, arkadaşınızı kurban edil¬mekten kurtarmış olursunuz.
Güzel bir teklifti. Aynı zamanda bu teklifi yapan, herkes tarafından otorite kabul edilen bir makamdı ve hiç vakit ge¬çirmeden yeniden Mekke’nin yolunu tuttular.
Bilgenin tavsiye ettiği şekilde işe koyulmadan önce Ab¬dulmuttalib, yine Rabbine yöneldi ve atacağı adımların hayırlı sonuçlar doğurması için dua dua yalvardı. Ardından da, oğlu Abdullah ile on deveyi ortaya koyarak kur’a işlemine geçtiler. Abdulmuttalib, yine bir kenara çekilmiş, gönlünden gelen sa¬mimi hisleriyle Allah’a yalvanyordu.
İlk kur’a, Abdullah’a çıkmıştı. On deve daha ilave ederek işlemi tekrarladılar; kur’ada çıkan yine Abdullah’tı, Her de¬fasında on deve daha ilave ederek bu işlemi dokuz defa tek¬rarladılar ve dokuzunda da sonuç Abdullah’ın aleyhine tecelli etti. Nihayet, on deve daha ortaya koyup develerin toplamı 100 rakamına ulaştığında çekilen kur’ada sonuç, develer is¬tikametinde tecelli edince, önce sevinçle göz göze geldiler ve ardından da Abdulmuttalib’ e dönerek:
– Artık Rabbin nzası kazanılmış oldu ey Abdulmuttalib, dediler. Ancak Abdulmuttalib, daha temkinliydi ve bu işlemi üç kez daha tekrarladılar. Her defasında da kur’a Abdulmut¬talib’in lehine çıkmıştı. Bütün bunlar, bir değer ifade ediyordu ve artık, yüz deve karşılığında Abdullah’ın kurban edilmekten kurtulması konusunda kalpler mutmain olmuştu. Nihayet, yüz deveyi orada kurban ederek, samimi bir yürekle Rabbe verilen söz de yerine getirilmiş oluyordu.”
Yıllar sonra Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellem) çıkacak ve kendisine:
41 İbn Hişam, Sire, 1/288-290; Taberi, Tarih, 1/498
– Ey iki kurbanlığın oğlu, diye seslenen bir bedeviye dö¬necek ve bunu tasdik edercesine:
– Ben, iki kurbanlığın oğluyum,” diyecekti. Zira Hz. İs¬mail gibi babası Hz. Abdullah da, bıçak altına yatmış, tevek¬külde nasıl zirveleştiklerini fiilen göstermişti.

Kutlu Yuva
Abdulmuttalib’in, on oğlu, altı da kızı dünyaya gelmişti.
Efendimiz’in babası Abdullah, onun dünyaya gelen son oğluy¬du. Bu çocuğun her haliyle diğer oğullanndan farklı olduğu gözlerden kaçmıyordu. İffet abidesi bir insandı. Onun için Abdulmuttalib onu, diğer çocuklarından daha çok seviyor ve adeta yanından hiç ayırmak istemiyordu. Aynı zamanda Ab-dullah, çok güzel bir yüze sahipti.
Kur’a işlemi tamamlanıp da yüz deveyi keserek nezri¬ni yerine getirdikten sonra Abdulmuttalib, oğlu Abdullah’ın elinden tutarak Zühreoğullarznın yurduna geldi. Maksadı, Abdullah’ı buradan evlendirmekti. Nihayet, Zühreoğullannın reisi Vehb İbn Abdi Menaf’ gelerek, o gün için en soylu ve şeref sahibi genç bir kız olan kızı Amine’ye talip olduklannı iletti. O günlerde Hz. Âmine, Kureyş arasında fazilet ve ko¬num itibariyle, en önde olan bir genç kızdı.
Teklife icabet de olumluydu ve çok geçmeden Abdulmut¬talib’in oğlu Abdullah’la, Vehb’in kızı Amine’nin nikâhı kıyı¬larak yeni bir yuva kurulmuş oldu. Bu yuva, yeryüzündeki ilk insan Hz. Âdem’den itibaren her peygamberin muştusunu verdiği, manaya açık her gönül adamının, gelecek diye intizar ettiği Son Nebi’yi netice verecek bir yuvaydı.
Hz. Abdullah da, ticaretle uğraşıyordu ve çok geçmeden, bir kervanla birlikte o da, bu maksatla yola çıktı. Medine ya¬kınlarına geldiğinde ağır şekilde hastalandı ve burada konak-
42 Hakim, Müstedrek, 2/604 (4036); Alfrsi, Rühu’l-Meani, 23/134
lamak zorunda kaldı. Çok geçmeden de, burada vefat etti. Ve¬fat ettiğinde 25 yaşındaydı.
Geride miras olarak bıraktığı ise, beş deve, bir miktar ko¬yun ve Ümmü Eymen künyesiyle çağnlan Habeşli bir cariye¬den ibaretti.
Vefat haberi Mekke’ye gelince, Abdulmuttalib ailesine büyük bir hüzün hâkim oldu. Hz. Âmine, üzüntüsünü dile ge¬tirirken duygulanm şiirle ifade ediyor ve genç yaşta kaybettiği kocasının arkasından yana yakıla ağıt yakıyordu.
Ancak bu, tahammül edilmesi gereken bir durumdu; yüz¬yıllar öncesinden Bekke vadisine gelerek burada Kâbe’yi inşa eden Hz. İbrahim gibi baba Abdullah da, beklenen Son Sultan Hz. Muhammed’in, hicret edip kalan ömrünü geçireceği ve Allah davasını buradan bütün dünyaya tebliğ edeceği bir mü-barek beldeye gelmiş ve adeta bir öncü kuvvet olarak O’nun adına Medine’ye kalıcı bir imza atmıştı.
Bu arada Hz. Âmine, cihanın doğumunu beklediği Zat’a hamileydi.
FİL HADİSESİ
Beri tarafta Abdulmutlalib’in başında bir gaile daha var¬dı; Habeş meliki Necaşi’nin Yemen valisi Ebrehe, ordusunu toplamış Kâbe’yi yıkmak için geliyordu. Bu şahıs, insanların ibadet maksadıyla Kabe’ye yönelmelerini kıskanarak, alterna¬tif olsun diye kendi topraklarında bulunan San’a’da büyük bir mabed yaptırmıştı. Heybet ve ihtişamını tamamlayabilmek için elindeki bütün imkanlan seferber etmiş ve onu, devrinin zirvesindeki her türlü tezyinatla da süslemişti. Bunu yapar¬ken, Bizans imparatorundan da destek alıyordu. Maksadı, hac ibadeti için Kâbe’ye giden insanlann, yön değiştirip bu kilise¬ye gelmelerini temin etmekti. Bunu, Habeş meliki Necaşi’ye yazdığı mektupta açıkça ifade ediyordu:
– Ey melik! Senin için öyle bir kilise yaptırdım ki, onun bir benzeri senden önceki hiçbir melik için inşa edilmemiştir. Hac vazifelerini yerine getirmek için Araplan buraya çekme¬dikçe de asla durmayacağım.
Ancak, temeli takva ve samirniyet üzere kurulan bir mekâna, alternatif bir yer oluşturup oradan insanların ayağını
44 İbn Sa’d, Tabakat. 1/91; Taberi, Tarih, 2/109
kesmenin imkanı yoktu. İşin özü, bu davete kimse icabet et¬memişti.
Bir de Ebrehe’nin, hacıların yönünü değiştirmek için bu kiliseyi yaptırdığını duyan Kindneoğullanndan bir adam giz¬lice gidip bu kilisenin iç ve dışını, hakaret maksadıyla, tabii ihtiyacını gidererek kirletmiş; üstüne üstlük bulabildiği kadar pisliği getirip kilisenin içine dökmüştü.
Bu hadise, Ebrehe’yi çileden çıkarmıştı ve bardağı taşıran son damla oldu; hemen emir vererek büyük bir ordu hazırlan¬masını istedi.
– Şüphesiz bu Araplar bunu, evlerine alternatif olacağı için yaptılar; yemin olsun ki ben de onlann Kabe’sindeki taş¬ları teker teker sökerek yerle bir edeceğim tehditlerini sa¬vuruyordu. Habeş meliki Necaşi’ye de mektup göndermiş, bu savaşta kullanmak üzere Mahmud ismindeki meşhur büyük filini kendisine göndermesini istemişti.
Derken, altmış bin kişilik büyük bir ordu hazırlayıp Mek¬ke’ye doğru yürümeye başladı. Ordusu arasında filler de vardı. Melikin gönderdiği Mahmüd’u kendi kontrolünde tutuyordu.
Mekke yakınlanndaki Muğammıs denilen yere geldikle¬rinde ordusuna konaklama emri veren Ebrehe, öncü kuvvet olarak Esved İbn Maksud ismindeki bir kumandanıyla birlik¬te bir müfrezeyi Mekke’ye gônderdi. Mekke civanna kadar so¬kulan bu müfreze, Kureyş Hüzeyl ve Tihôrnelilere ait kıymetli mal ve sürülerin yanında bir de, o gün Mekke’nin reisi olan Abdulmuttalib’e ait iki yüz deveyi gasp ederek geri döndü. Ko¬nudan haberdar olan Kureyş, Hüzeyl ve Tihameliler, böylelik¬le kapılanna kadar gelen bir tehlikenin varlığından haberdar olmuşlardı. Ancak, gelen ordunun gücünü duyduklannda, ya¬pabilecekleri pek bir şeyolmadığını da anlamışlar, çaresizlik içinde bekleşmeye durmuşlardı.
45 İbn Sa’d, Tabakat. 1/91-92
Daha sonra Ebrehe, gönderdiği Hitmata adındaki bir elçi ile Abdulmuttalib’e şu mesajı ulaştırmıştı:
– Ben, sizinle harp etmek için gelmedim; benim geliş maksadım, şu Kâbe’yi yıkmaktır. Şayet bu konuda problem çıkarıp bana karşı gelmezseniz, benim sizinle bir işim yok.
Mesajı yerine ulaştıran elçinin Abdulmuttalib’den aldığı cevap, beklenilenden çok farklıydı:
– Vallahi, biz de onunla savaşma niyetinde değiliz; zaten buna gücümüz de yetmez. Bu ev ise, Allah’ın haram evi ve O’nun Halil’i İbrahim’in yadigârıdır. Şayet onu koruyacaksa mutlaka O koruyacaktır; eğer yıkmasına müsaade edecekse de bizim, onu koruma adına bugün yapabileceğimiz bir şey yok.
Hunata, kendisiyle birlikte Abdulmuttalib’in de gelmesi¬ni istemiş ve o da yola koyularak Muğammıs’a kadar gelmişti. Ebrehe’nin niyeti belliydi ve bu niyetini gerçekleştirmek için yola koyulduğunda, sebepler açısından önünde duracak bir güç de yoktu. Ancak çıkmayan candan da ümit kesilmezdi. Bu durumda bile, çözüm arayışı içindeydi. Önce, tanıdık dost bir sima aradı ve Zi Nefr adında eski bir dostunun da burada ol¬duğunu öğrendi. Sevinmişti; ancak, Zi Nefr denilen bu adam da, Ebrehe’nin esirleri arasındaydı. Yine de Abdulmuttalib, Ebrehe ile görüşüp bu işten onu vazgeçirme konusundaki is¬teğini iletti ona.
– Ey Zi Nefr! Başımıza gelen şu işi engelleyecek bir çözüm bulamaz mısın, diyordu.
– Sabah-akşam ne zaman öldürüleceği belli olmayan bir esir ne yapabilir ki? Şu halde, sizin için yapabileceğim hiçbir şey yok, diye cevapladı Zi Nefr. Arkasından da:
– Ancak, filleri sevkeden seyis benim arkadaşımdı. İster¬sen ona haber ulaştınp sizin isteklerinizi melike ulaştırma, hakkınızı koruma ve melikle konuşma ortamı hazırlama hu¬suslarında yardım isteyebilirim, dedi.
Böyle bir ortamda, her bir emare büyük bir umuttu ve adama haber gönderilip maksat anlatıldı. Çok geçmeden se¬yis, Ebrehe’nin karşısındaydı:
– Ey melik! Bu adam, Kureyş’in efendisidir; huzuruna gelmek için senden izin talep etmektedir. Aynı zamanda o, Mekke kervanlarının sahibi, insanlara bollukla ikramda bu¬lunan, hatta dağ başlanndaki yırtıcı hayvanlara bile yiyecek dağıtan şerefli bir zattır. Onunla bir konuşsan da sana halini arz etse, diye de tamamladı.
Talep, kabul görmüştü. İri yapılı, heybet ve cemal sahi¬bi Abdulmuttalib’i karşısında görünce Ebrehe, önce izzet ve ikramda bulundu; oturduğu yüksek yerden aşağıya indi ve kendisi de Abdulmuttalib’le birlikte yere oturdu ve tercümanı vasıtasıyla sordu:
– Ne ihtiyacın var, benden ne istiyorsun? Alışılmışın dışında bir cevap geliyordu:
– Benden alınan ve mülküm olan iki yüz devemi geri ver¬meni istiyorum.
Ebrehe, büyük bir şok geçirmişti. Bu, nasıl bir reislikti!
Karşı konulmaz bir ordu ile gelmiş, sorumluluğunu uhde¬sinde taşıdığı beldeyi yerle bir edeceğini haykırıyordu, ama o şahsına ait bir malın peşine düşmüş; olacaklara aldınş bile etmiyordu.
– İşin doğrusu, seni ilk gördüğümde, duruşundan etkilen¬miştim, diye tepkisini dile getirdi önce ve arkasından ekledi:
– Fakat konuştukça anlıyorum ki sen, öyle bir insan değil¬mişsin. Senden aldığım iki yüz devenin peşine düşüp onu ben¬den istiyorsun da, senin ve atalannın dini olan bir evi yıkmak için gelmiş bir ordu hakkında hiçbir şey konuşmuyorsun!
Abdulmuttalib, vakar ve ciddiyetinden hiç taviz verme¬den bütün samimiyetiyle:
– Ben, sadece develerin sahibiyim; şüphesiz, o evi de ko¬ruyacak bir Sahibi var, deyiverdi. “Şu an için istediğin her şeyi yaparım zannediyorsun; ama iş, öyle senin zannettiğin gibi kolay değil.” manasma geliyordu. Zira güç ve kuvvetin ger¬çek sahibine sığınıp dehalet eden hiçbir zayıfa, onun dışındaki hiçbir güç zarar veremezdi ve işte, Abdulmuttalib de Ebrehe’¬ye bu gücü hatırlatıyordu.
Elbette Ebrehe kızmıştı:
– Onu bana karşı kimse koruyamaz, diye gürledi sinirle …
Tavrını hiç değiştirmeyen Abdulmuttalib, kendinden emin bir ses tonuyla ve bunu zaman gösterecek dercesine:
– Madem öyle, işte o ve işte sen, deyiverdi. Bunun anlamı, ”Madem öyle, sonucuna da katlanırsın.” demekti.
Ortam iyice gerilmişti. Aldığı cevaplar karşısında oldukça sinirlenen Ebrehe, buna rağmen Abdulmuttalib’in develerini geri teslim etti.
Yeniden Mekke’ye dönen Abdulmuttalib, ahaliyi toplayıp işin vahametini haber verdi ve herkesten, gelecek tehlikeler¬den canlannı kurtarmalan için, Mekke’yi terk ederek dağlara sığınmalannı istedi. Ardından da, Mekke’nin önde geleniyle birlikte Kâbe’ye geldi. Kapının halkasına yapıştı ve Ebrehe or¬dusuna karşı kendilerine yardım etmesi ve Hz. İbrahim ema¬netine sahip çıkabilmeleri için, beraberce ve saatler süren bir yakanşla Rabb-i Rahim’e yalvarmaya durdular. Daha sonra onlar da Kâbe’ den ayrılıp dağ başlanna çıkarak beklerneye ko¬yuldular.
Beri tarafta Ebrehe, ordusunu hazırlamış ve Kâbe’yi yık¬mak için hareket emri vermişti. Ancak, ordusunun içinde onun emrini dinlemeyenler vardı. Filleri sevk etmekle görevli olan Nüfeyl ibn Habib isminde bir zat, kendisinden çok büyük işler beklenen Necaşi hediyesi Mahmud’un kulağına eğilmiş ve:
– Olduğun yere çök ve sakın kalkma! Ardından da sağ¬salim olarak geldiğin yere geri dön! Çünkü sen, Allah’ın ha¬ram bir beldesindesin, demişti. Firavun hanedanı arasındaki mü’min özellikleri taşıyan bu zat da, kendisine düşen görevi yerine getirmenin huzuruyla oradan ayrılmış ve o da dağlara sığınmıştı.
Müsebbibü’l-Esbab olan Allah’ın, kimi ve ne şekilde hay¬ra sebep kılacağı belli olmazdı. Gerçekten de Mahmud, oldu¬ğu yere çökmüştü ve bütün zorlamalara rağmen ayağa kalkıp bir türlü Mekke’ye doğru yol almıyordu. Bir aralık, yönünü değiştirmeyi denediler; hiç beklemedikleri şekilde Mahmud yerinden fırlamış ve koşarcasına ilerliyordu. Sağ ve sol istika¬mete de çevirdiklerinde durum farklı değildi; filin gitmediği tek istikamet, Kabe yönüydü, Zavallı hayvanı, akla hayale gel¬medik şekilde dövüp tartakladılar, ama sonuç değişmiyordu. Mahmud, kan revan içinde kalmıştı.
Bu ara, hiç beklemedikleri bir gelişmeye daha şahit olu¬yorlardı; sahil cihetinden büyük bir karartı kopmuş kendile¬rine doğru geliyordu. Biraz daha yaklaşınca, gelenlerin bü¬yük bir kuş sürüsü olduğunu gördüler. Büyük bir gürültüyle üzerlerine doğru gelen bu kuşlar, Allah düşüncesine savaş açan Ebrehe ordusunu hedef seçmişlerdi ve taşıdıkları nohut büyüklüğündeki taşlarla ordunun üzerine yürüyorlardı. Her biri, gagaları ve ayaklarında üçer tane taş taşıyordu. Attıkları her bir taş, mutlaka bir askerin üzerine isabet ediyor ve taşın isabet ettiği asker de olduğu yere yığılıp çöküveriyordu. Ordu¬yu, büyük bir korku ve telaş kaplamıştı. Şimdiye kadar böyle bir hadiseyi, ne görmüş ne de duymuşlardı. Çığlıklar arasında koşuşturan her bir asker, hedefi belli olmayan bir yöne doğru kaçmaya çalışıyordu, ama hedefi belli olan bir taşın gelip de kendisini bulmasından kurtulamıyordu. Ebrehe de bundan nasibini almıştı. Kaçarken isabet eden taşın etkisiyle vücudu pul pul dökülmeye başlamış ve o da, büyük bir inilti, ıstırap ve korkuyla geri dönerken son nefesini vermişti.
Çok geçmeden, kimsenin karşı koymaya cesaret edeme¬yeceği ihtişamdaki Ebrehe ordusu, elinde güç olmadığı halde gücün gerçek sahibine yönelmekle kuvvet kazananlar karşı¬sında yerle bir olmuş ve yenilmiş ekin taneleri gibi delik deşik hale gelivermişti. Sanki gizli bir el, masanın üstündeki kir ve pası temizlercesine Ebrehe ordusuna yönelmiş, üstlerine bir sünger çekerek Hicaz’ı, kir ve pasıanndan temizleyivermişti.
Temizliği bir başka temizlik takip edecekti; bardaktan bo¬şanırcasına bir yağmur yağacak ve bundan hasıl olan seller, önlerine kattıklan cesetleri alıp denize dökecek ve böylelikle, Allah davasına baş kaldıran küfür ordusunun geride bıraktık¬ları da dezenfekte edilerek Hicaz, yeniden yaşanılır bir meka¬na inkılab edecekti.
Zira çok geçmeden bu mekânı, Âlemlerin Sultanı şeref¬lendirecekti.
KUTLU DOĞUM
Abdulmuttalib’in tevekkül ve teslimiyetiyle birlikte, Ebre¬he ve ordusunun başına gelenler dilden dile dolaşır olmuştu. Zihinler bir kez daha silkelenmiş ve Hz. İbrahim’le Hz. İsma¬il’in dua dua yalvararak inşa ettikleri Kâbe’ye ilişilemeyeceği bir kez daha perçinlenmişti. İşte şimdi dünya, bu duaların ka¬bul edilişini yaşamaya hazırlanıyordu.
İnsanlığın beklediği Son Kurtaneı’ya hamile kalan Hz. Âmine, diğer anne adaylan gibi sıkıntılar yaşamıyor ve tatlı bir meltem gibi kendisini kucaklayan rahmet esintileri altında bir hamilelik süreci geçiriyordu. Üstüne üstlük bir de, kulağı¬na fısıldanan müjdeler oluyordu. Bir gün şunlan duydu, Hz. Âmine:
– Şüphesiz ki Sen, ümmetin efendisine hamilesin. Onu dünyaya getirdiğin zaman; O’nu, her türlü hasetçinin şerrin¬den, Bir olana istiaze ediyor ve O’nun korumasına bırakıyo¬rum, de ve ardından, adını da “Muhammed” koy.”
.Âmine, şahit olduğu bu olaydan oldukça etkilenmişti.
Evet, yetim bir çocuk dünyaya getirecekti. Ama bu yetimin, ümmetin efendisi olması ne demekti? Hem, Muhammed diye bir isim bilmiyordu. Zira o gün için Muhammed ismi, bilinen bir ad değildi. Bütün Hicaz’ da, sadece üç kişiye verilmiş bir isimdi. Bunlann üçünün babası da, kral ve meliklerle birlik¬te bulunmuş, ehl-i kitap insanlardı. Her biri de, hanımlannın hamile olduklan dönemde vefat etmişler ve vefat etmeden önce de, şayet doğacak çocuk erkek olursa adını Muhammed koyması konusunda eşlerine vasiyette bulunmuşlardı. Zira bi¬liyorlardı ki, ahir zamanda gelecek Son Nebi’nin adı Muham¬med olacaktı ve artık O’nun yıldızı doğmak üzereydi.
Karnında taşıdığı emanet, onun rüyalanna konu oluyor ve böylelikle onun yükü hafifletilmiş oluyordu. Bir gün anne Âmine, rüyasında vücudundan büyük bir nurun çıktığını gö¬recek ve bu nurla, Basra ve Şam bölgesinin saraylannın ay¬dınlığa kavuştuğuna şahit olacaktı.”
Tarihin, 20 Nisan 571’i gösterdiği bir gündü. Fil hadisesi üzerinden yaklaşık 50 gün geçmişti. Karneri takvim, Rabiii¬levvel ayının ıa’sini gösteriyordu. Günlerden pazartesi idi. Tan yerinin aydınlığa durduğu bu demde, bütün karanlıklan aydınlığa kavuşturacak bir doğum yaşanıyordu. Hz. Amine¬’nin yanında, Abdurrahman İbn Avfın annesi Şifa Hatun ile Osman İbn Ebi’ı-As’ın annesi Fatıma Hatun vardı. Derken, asırlardır dilden dile muştusu dolaşan Son Sultan Hz. Mu¬hammed (sallallalıu aleyhi ve sellern), olanca bir sühület içinde dün¬yaya teşrif ediverdi. .Amine’nin yetimi dünyaya gelmişti; ama başka çocuklara hiç benzemiyordu. Dudaklan kıpırdıyor ve bir şeyler söylüyordu. Şifa Hatun biraz dikkat edince, “Allah sana merhamet etsin!” dediğini duydu. Odanın içi bir anda aydınlanıvermiş; Doğu ile Batı bu aydınlıkla nura gark olmuş¬tu. Hatta bu nurla, Rum diyarının saraylan görülür olmuştu. 49 Fatıma Hatunun da şehadetiyle evin her bir köşesi, adeta nur kesilmiştİ. Sanki gökteki yıldızlar salkım salkım uzanmış ve üzerlerine dökülecek gibi olmuştu.
Hemen Abdulmuttalib’e haber gönderildi ve Kâbe’de iba¬detle meşgulolan dede Abdulmuttalib, heyecanla eve geldi. Âlemin beklediği Nur’u kucağına aldığında sevinçten sakalı, gözyaşlarıyla yıkanıyordu. Oğulları arasında en çok sevdiği Abdullah’ın yetimi, sağ-salim dünyaya gelmiş; manôlı bakış¬larla kendini süzüyordu. Kürek kemikleri arasında bulunan işaret, herkesin dikkatini çekrnişti; zira bu, din bilginlerinin tarif ettikleri gibi gelecek Son Nebi’nin ‘risôlet mührü’ idi.
Sıra adını koymaya gelince Hz. Âmine, görüp duydukla¬rını anlattı Abdulmuttalib’e ve adını ‘Muhammed’ koydular. Sonra da Abdulmuttalib, şükrünü eda etmek için torununu kucağına alıp doğruca Kâbe’ye geldi. İlk defa Kabe, ikizi ile bu¬luşuyordu. Abdulmuttalib’e, Abdullah’ın yetimi biricik toru¬nuna niçin bu ismi verdiği sorulunca o şunları söyleyecekti:
– Rüyamda, sanki gümüşten bir silsile gördüm; ortasın¬dan bir direk çıkmış, bir tarafı semaya, diğeri yerin derinlikle¬rine, bir diğeri doğuya diğer biri de batıya doğru yönelip yük¬seliyordu. Daha sonra sanki bu, bir ağaç oluverdi. Her yaprağı nur doluydu. Doğu ve batıdaki herkes, bu ağaca müteveccih olup ona tutunma yarışına girmişlerdi.
Zira o, gördüğü bu rüyayı tabircilere sormuş ve onlar da, neslinden dünyaya teşrif edecek birisinin, doğu ve batılılar ta¬rafından umde kabul edilerek arkasından gidileceğini, sema ve arz ehlinin de, O’nu takdis ederek başlarına taç yapacak¬larını anlatmışlardı. Abdulmuttalib, bunları Hz. Âmine’nin anlattıklarıyla birleştirince, tereddüdü kalmamış ve artık, to¬rununa Muhammed diye seslenir olmuştu.
Aradan yedi gün geçmişti; Arapların genel âdeti olduğu şekilde Abdulnıuttalib de, Abdullah’ın yetimini aldı ve O’nu sünnet ettirdi.
Efendiler Efendisini annesinden sonra henüz bir haf¬talık iken emziren, Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe’dir. Onu, yeğeninin doğumunu haber verdiğinden dolayı Ebu Leheb, bir sevinç nişanesi olarak hürriyetine kavuşturmuştu. Ancak, İslam’ı tebliğle birlikte yeğeniyle yollarını sonsuza kadar ayı¬ran bu öz amcanın, sırf bu hareketinden dolayı bir nebze de olsa ahiret azabından rahatlık duyacağı bilinmektedir. Zira vefatından bir yıl sonra kardeşi Hz. Abbas’ın rüyasına giren ve perişan haliyle yürekler yakan Ebu Leheb’e:
– Bu ne hal, nelerle karşılaştın, diye sorulduğunda, iki parmağının arasını işaret edecek ve şu cevabı verecekti:
– Sizden sonra hayır adına hiçbir şey görmedim; sadece Süveybe’yi hürriyete kavuşturduğum için bir yudum su alma imkânım oluyor.
Süt anne Süveybe, daha önce Abdulmuttalib’in bir diğer oğlu ve Efendimiz’in amcası olan Hz. Hamza’yı da emzirdiği için, Hz. Hamza ile Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellem) süt kar¬deş olmuşlardı.
52 Mübürekfüri, Safiyyürrahman, er-Rahiku’l-Mahtüm, Daml-Vefa, el-Men¬süra, 2004, s. 61.
Efendiler Efendisi’nin sünnetli olarak dünyaya geldiğine yahut O’nu, sütannesinin yanındayken şakk-ı sadr hadisesinde Cibril’in sün¬net ettiğine dair de bazı rivayetler vardır. Ancak, her yönüyle kemali temsil eden ve her haliyle ümmetine örnek olacak olan bir Zat için sünnet gibi bir meselede böylesine harikulade bir hadise arayışına girmek pek uygun düş¬memektedir. Aynı zamanda bu rivayetler, erbabınca tetkik edilmiş ve mevsüukiyeti konusunda şüpheleriri olduğu tespiti yapılmıştır. (Bkz. İbnii’l-Kayyim, Zadü’l-Mead, 1/81, 82, 233; İbn Kesir, el-Bidaye, 2/265; Suyüti, Hasaisii’l¬Kübra, 1/91; Halebi, Sire, 1/87, 88). Onun için biz, doğumunun yedinci gü¬nünde sünnet olduğunu ifade eden rivayeti esas aldık. .
53 Buhari, Sahih, 5/1961(4813); İbn Hişam, Sire, 1/110, 111; İbn Sa’d, Tabakat. 1/108. Siiveybe’nin, Efendimiz Mekke’de olduğu sürece kendisini ziyarete gittiği ve bu sebeple Hz. Hatice validemizin kendisini hürriyete kavuşturmak istediği, ancak Ebıl Leheb’in buna yanaşmadığı da gelen rivayetler arasın¬dadır. Buna göre o, ancak hicretten sonra hürriyetine kavuşmuştur. Bkz. İbn Sa’d, Tabakat, 1/108. Konuyla ilgili rivayetlere bakıldığında Süveybe’nin Müslüman olma ihtimali çok zayıf gözükmektedir.
Dört Bir Yandan Gelen Haberler
Çok geçmeden, dört bir yandan farklı haberler gelmeye başladı. İşin ilginç yanı, bu haberlerin hepsinin de, yeni doğan küçük Muhammed’le ilgili olmasıydı. Çünkü O, insanlığın Son Sultanıydı ve kainat ağacının en miitekamil meyvesi idi. Var¬lığın vücut bulmasındaki sebep O olduğu gibi; insanlığın ge¬leceği de, O’nun getireceği mesajın muhtevasında yatıyordu. Onun için varlık, O’nun gelişiyle ilgili olduğunu gösteriyor ve değişik yansımalarıyla insanların dikkatini, bu kutlu doğuma çekiyordu.
Önce, Kabe’deki putların o gece, baş aşağı yere düştükle¬rinin haberiyle çalkalandı Mekke … Kimin yaptığını ve niçin böyle bir sonuçla karşılaştıklarını kimse anlayamamıştı. Ar¬dından da, farklı yerlerden değişik haberler peşi peşine gel¬meye başladı. Her bir haberde, beklenen Nebi’nin gelişine karşılık eşya ve hadiselerin, kendi çapında kendilerine mah¬sus bir dille ‘hoş geldin’ mesajları gizliydi.
Yeni Bir Yıldız
Bilhassa Yahudi âlimleri arasındaki yaygın anlayışa göre, ahir zaman peygamberinin doğumu yaklaşmıştı ve bu do¬ğumu haber verecek olan yıldız da doğmak üzereydi. Zaten, uzun zamandır gökyüzünde, adeta bir maytap şenliği başla¬mıştı, yıldız kaymaları semada sürekli kavsiyeler çiziyordu.
54 Hz. Hamza’yı, kısa bir süreliğine de olsa Halime-i Sa’diye de emzirmiş ve böylelikle o, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile iki ayrı bağla sütkardeş haline gelmişti. Bkz. Buhari, Sahih, 2/935 (2502)
Daha önceleri hiç bu kadar yıldız kayması yaşarırnamıştı; o geceden sonra da yaşanmayacaktı. Zira şeytani düşüncenin haber kaynaklarına yıldızlar kurşun olmuş yağıyor, O’na ve O’nunla gelecek hakikatlere zarar vermesinin önüne geçilmiş olunuyordu. O güne kadar Hicaz’da yaygın olarak yapılagelen kâhinlik, bundan sonra vahye karıştırılmamak için son bula¬cak ve kâhinlere gelen haberlerin de önü kesilecekti. Zira O, kâhinleri de kâhinliği de ortadan kaldırmak için geliyordu.
O gün Mekke’de, Yahudi bir tüccar vardı. Sabah olunca Kureyş’e şunları soruyordu:
– Ey Kureyş Topluluğu! Bu gece sizin aranızda bir çocuk dünyaya geldi mi?
Henüz kimsenin haberi yoktu ve:
– Vallahi haberimiz yok, bilmiyoruz, dediler.
Bunun üzerine adam, önce tekbir getirdi ve arkasından da şunları tembihledi onlara:
– Bir yanlışınız var; gidin iyice bakın ve söylediklerimi de iyice hıfzedin: Bu gece, ümmetin Son Nebisi Ahmed dünyaya geldi. İyi bakın; zira o burada değilse Filistin’dedir. İki omuz küreği arasında, siyahla sarı arasında tüylerle örtülü risalet mührü vardır.
Mekkeliler, adamın sözlerinden hayrete düşmüşlerdi. Şaş¬kınlıkla birbirlerine bakıyorlardı, ama henüz böyle bir doğum¬dan da haberdar değillerdi. Her zaman olduğu gibi bu meclis de dağılmış ve herkes çoluk-çocuğunun arasına gitmişti. Çok geçmeden her biri, o gece Abdulmuttalib’in bir torunu olduğu ve adını da Muhammed koydukları haberini alıyordu. Daha da ilginci, Yahudi bilgenin anlattığı gibi bu çocuğun iki omuz kü¬reği arasında tarif edildiği şekilde bir mührün bulunmasıydı.
Durumdan haberdar olan Yahudi bilgenin yanına geliyor¬du. Onlar:
– Hani sen, bizim aramızda bir çocuğun dünyaya gelişin¬den bahsetmiştin ya, demeden adam:
– Ben size haber verdikten sonra mı doğdu, önce mi, diye sordu telaşla.
– Önce, dediler.
Adam iyice heyecanlanmıştı ve bir an önce kendisini bu çocuğun yanına götürmelerini istedi. Hz. Amine’nin yanı¬na gelip de küçük Muhammed’in omuz kürekleri arasındaki mührü görünce kendinden geçip bayıldı. Kendine geldiğinde:
– Yazıklar olsun! Sana neler oluyor, diye çıkıştıklarında da, teker teker şunlan söylemeye başladı:
– Artık nübüvvet meselesi, İsrailoğullannın elinden çıkıp gitmiştir. Bu, böyle yazılıdır. Artık peygamberliğin bereketi Araplanndır. Sevinin ey Kureyş! Çünkü O, sizinle birlikte öyle bir güce ulaşacak ki O’nun haberi, Doğu ile Batı arasını dol¬duracak.v
Benzeri bir durum da Medine’ de yaşanıyordu. O gün için henüz sekiz yaşlannda bir çocuk olan meşhur şair Hassan bin Sabit, bu heyecanı yıllar sonra şu cümlelerle anlatacaktı:
– Ben o zaman yedi veya sekiz yaşlannda bir çocuktum ve işittiğim her şeyi anlıyordum: Yesrib kalelerinden birinin üze¬rinde Yahudi bir bilgeyi, yüksek sesle şöyle bağınrken gördüm: – EyYesrib halkı! EyYesrib halkı!
Bu telaşa herkes şaşırmıştı. Belli ki, çok önemli bir hadise gerçekleşmişti veya büyük bir tehlike geliyordu. Çok geçme¬den:
– Ne bu telaşın? Ne oldu sana, diyerek etrafında toplanı¬verdiler. Etrafında birikenIere şöyle sesleniyordu:
– Bu gece, dünyaya gelen Ahmed’in yıldızı doğdu.”
55 İbn Sa’d, Tabakat. 1/162, 163 56 Kastallani. Mevahib, 1/122
Fars Topraklarındaki Telaş
O gün için iki büyük devletten birisi olan Fars’tan gelen haberler de oldukça ilginçti. Kisra saraylarının bulunduğu yer şiddetle sarsılmış ve bu sarayın, sağlamlıkta eşine rastlanma¬yacak kadar dayanıklı olduğuyla iftihar edilen on dört eyvanı yerle bir olmuştu. Bir gecede, mukaddes olarak bilinen Save gölünün suyu çekilmiş ve kuruyuvermişti. Bir de Fars impara¬toru o gece rüyasında, Arap atlannın, semiz ve güçlü develeri arkasına takıp Dicle’yi geçtiklerini görmüş, oradan da ülkesi¬nin her bir tarafına yayıldıklarina şahit olmuştu.
Endişe ve telaşla sabahlayan kral, sabah olup da tacını giyer giymez olanlan vezirleriyle paylaştı ve bunun bir anla¬mının olduğu üzerinde durarak bütün bunların manasını bi¬len birisini bulmalannı istedi. İşte tam bu sırada, İstahrabad denilen yerde bin senedir hiç sönmeden yanan ve insanların etrafında pervane olup döndükleri ateşin de o gece sönüp ta¬rih olduğu haberi gelivermişti. Kral, yanındaki birinci adama döndü ve bütün bunlann ne anlama geldiğini sordu. Bilge ve¬zir:
– Arapların olduğu yerde büyük bir hadise olduğu anla¬şılıyor, diyordu.
Evet, büyük bir hadisenin olduğu anlaşılıyordu; ama bu¬nun ne olduğu henüz belli değildi. Hiç vakit geçirmeden Hire valisi Nu’man bin Münzir’e haber göndererek, hem konuyu araştırmasını hem de bütün bunlann ne anlama geldiğini bi¬len birisini bulup kendisine getirmesini istiyordu. Durumun nezaket ve ciddiyetini kavrayan vali de, bir başka bilge ve aynı zamanda meşhur kahin Satih’in yeğeni olan Abdulmesih’i, söz konusu bu kahine göndermiş ve bütün bunların yorumunu dayısından teker teker almasını istemişti.
Nihayet Abdulmesih, Dayısı Satıh’in yanına gelip yaşa¬nılanları anlattı bir bir. Satih’in ayakta duracak takati yoktu; yaşlanmıştı ve artık son demlerini yaşıyordu. Bunun için Abdulmesih, bir an önce bütün bunlann ne anlama geldiğini öğrenmek istiyordu. Olup bitenleri dinledikten sonra, birden ciddileşen ve kendini toparlayan Satih, güçlükle şunlan söyle¬meye başladı:
– Ey Abdulmesih! Büyük asanın sahibi gönderildi, artık ilahi vahiy hükmünü icra edecek. Semave vadisi taşıp Save gölü kuruduğuna ve Farslılann da sönmeyen ateşi söndüğüne göre artık, Arap yarımadasında Satih’e yer yok demektir. Mut¬lak Hâkim böyle murad buyurdu ve risaletIe nübüvvet ipinin iki ucu böylelikle düğümlenmiş oldu. Buralara bundan sonra, çöken eyvanlar sayısınca melikler hâkim olacaktır. İnan, bun¬ların hepsi de olacaktır.
Bu cümleler, Satih’in son sözleri olmuştu. Adeta, yıllar¬dır bu cümleleri söylemek için zamana direnmişti. Şimdi de, vazifesini yapmış olmanın huzuruyla artık dünyaya veda edi¬yordu.
57 Taberi, Tarih, 2/131, 132.
Gerçekten de tarih, bu çöküş ve yıkılışa şahit ola¬cak, 67 yıl sonra Hz. Osman (radıyallahu anh)’ın hilafeti zamanında on dört melikin idare ettiği Sasaniler, Kadisiyye Savaşıyla islam hâkimiyetine teslim olacaktır.
SÜTANNEYLE GEÇEN SENELER
Yeni doğan çocuklan, daha gürbüz büyümeleri ve pürüz¬süz bir dil öğrenmeleri için sütanneye verme, Mekkelilerin bir âdeti haline gelmişti. Çünkü Mekke, sıcak ve yorucu bir iklime sahipti. Bir de, uzaklarda yaşayan bazı kabileler, hem şehir hayatının olumsuzluklarından uzak kalıp kendilerine ait kültürü muhafaza edebiliyor hem de cahiliyeye ait çirkin¬liklere bulaşmadan nezih bir hayat yaşıyorlardı. Her yönüyle bunaltan bu atmosferden uzaklaşarak çocukların daha tabii şartlarda büyümesi, genel bir alışkanlık haline gelmiş ve ade¬ta Mekke’de, bu işin de bir pazan kurulmuştu. Belli zaman¬larda bu pazara gelinir ve yeni doğmuş çocukların ebeveyn¬leriyle burada buluşularak yavruları alınır; yeniden badiyeye geri dönülürdü.
Bu maksatla Beni Sa’d yurdundan yola çıkan Haris İbn Abduluzza ve onun hanımı Halime Binti Abdullah İbn Haris, beraberlerindeki on kadınla birlikte Mekke yollarına düşmüş¬lerdi. Zira uzun zamandır devam edegelen kıtlık, her yanı kavurmuş; elde avuçta bir şey bırakmamıştı. Bu yüzden, be¬raberlerindeki küçük çocuklar açlıktan kıvranıp ağlaşırlarken, anneleri bunları doyuracak bir yiyecek imkânı bulamıyordu. Kendileri de bir şeyler yiyip içemedikleri için sütleri kurumuş, çocuklan teskin edebilecek bir damlaya hasret kalmışlardı. Tek umutlan, serinleten bir yağmurun yağmasıydı. Bu yüzden yol, bir türlü bitmek bilmiyordu.
Bir de, Halime’nin üzerine bindiği cılız merkeple Haris’in ihtiyar devesi, yürümekte zorlanıyor ve bundan dolayı arka¬daşlanna yetişemiyorlardı. Mekke’ye ulaştıklannda, yol ar¬kadaşlan çoktan işlerini bitirmiş ve her biri, birer süt yavru alarak dönüş hazırlıklanna bile başlamışlardı.
Halime ve Haris de, aynı maksatla kapı kapı dolaşmaya başladılar. Sütanneye verilmeyen sadece, Abdullah’ın yetimi Muhammed kalmıştı. Kapıyı her çalan, O’nun yetim olduğunu öğrenince, hizmetlerine karşılık bir bedel alamayacağı endi¬şesiyle geri dönmüş ve bir başka kapıya yönelmişti. Bilmiyor¬lardı ki O, herkesin kendisine yöneleceği beklenen şahıstı. Ni¬hayet Halime ve Haris de bu kapıya geldiler ve öncekiler gibi onlar da başka süt yavru buluruz ümidiyle aynldılar oradan. Ancak, sonuç olumsuzdu. Bu kadar yol teptikten sonra eli boş dönmek de olmazdı. Kocası Haris’ e dönerek:
– Süt yavru almadan arkadaşlannun arasına dönme¬yi istemiyorum; gel, o yetimi alalım ve öyle dönelim, dedi Halime.
– İstiyorsan öyle yap; belki de Allah, O’nun vesilesiyle bize bereket ihsan eder, hayır ve yümün verir,s8 diye cevapladı Ha¬ris ve böylelikle yeniden Abdulmuttalib’in kapısına geldiler.
Yeniden geldiklerini görünce Hz. Âmine, talip olduklan çocuğun herhangi bir çocuk olmadığını anlattı önce onlara. Ardından da, hamile kaldığı zaman yaşadığı kolaylıklardan, gördüğü rüyadan ve bu rüyayı tevil ettirdiğinde anlatılanlar¬dan bahsetti bir bir. Zira bu, sadece Hz. Amine’nin değil, kıya¬mete kadar gelecek insanlığın emanetiydi ve ona göre hassasi¬yet gösterilmeli; kılına bile zarar getirilmemeliydi.
S8 İbn Hişam, Sire, 1/300; İbn Sa’d, Tabakat. 1/110, 111
Haris ailesi, anne Amine’den çocuğu aldığında, içlerin¬de büyük bir huzur duymuşlardı. Halime-i Sa’diye, kucağına aldığı yavruyu, hemen oracıkta emzirmek istedi. Beklemedi¬ği bir sonuçla karşılaşmıştı: Hiç süt olmayan göğüsleri sütle dolup taşmaktaydı! Önce Efendiler Efendisi, ardından da, ay¬lardan beri karnı doymadan uyumak zorunda kalan Halime¬’nin oğlu Abdullah emdi doyasıya. Her ikisi de uyumuşlardı. Hâlbuki Abdullah, sürekli huzursuzdu ve bir türlü uyumak bilmiyordu.
İhtiyar devenin yanına geldiklerinde onda da bir hareke¬tin olduğunu müşahede edeceklerdi; onun da memeleri süt dolmuştu ve o da ayrı bir berekete mazhar olmuştu. Sağıp kendileri de içtiler doyasıya. Mekke’de geçirdikleri o gece, ha¬yatlanmn en mesut gecesiydi. Ertesi sabah Haris, Halime’ye dönmüş şunlan söylüyordu:
– ValIahi şunu iyi bil ki ey Halime, sen ne mübarek bir nesilden süt yavru tercih etmişsin!
Kocası gibi, bu bereketi Halime de fark etmişti. Bunun için:
– Allah’a yemin olsun ki, ben de öyle umuyorum, dedi Haris’e.
Daha sonra da, Mekke’deki işleri biten ve bir süt yavru bulan aile, yurtlanna dönmek için yola koyuldular. Arkadan biricik oğluna şefkatle bakan Hz. Âmine, O’nu uzun uzun siüzecek, ardından da başına bir şeyler gelmemesi için izzet ve celal sahibi Rabb-i Rahim’ine emanet edecekti.
Merkebine binen ve Efendiler Efendisini de kucağına alan Halime-i Sa’ diye, o zayıf ve cılız bineğin birdenbire değiş¬tiğini ve ayrı bir çeviklik kazanarak koşarcasına yürüdüğünü görüyordu. Hatta, kendilerinden bir gün önce yola çıkmalan¬na rağmen Mekke’ye beraber geldiği arkadaşlanna yetişmiş ve dönüşte yaşadıklan gibi bu sefer arkada kalmayacaklanm fiilen de göstermişlerdi.
Kendileri yorgun ve bitkin olmalarına rağmen Halime ve Haris’in yol almadaki hızlanna ve üstüne üstlük üzerlerinde yorgunluk emaresi bulunmamasına bakanlar, bütün bu geliş¬melere bir mana vermeye çalışıyorlar, ama işin içinden çıka¬mıyorlardı. Çok geçmeden Halime’ye dönecek ve şöyle sesle¬neceklerdi:
– Ey ZüeyboğuHannın kızı, bu ne hal? Hani sen hep bizim arkamızda kalıp gecikmiyor muydun? Yoksa bu, senin gelir¬ken bindiğin merkep değil mi?
Kendinden emin olan ve yaptığı işin bereketiyle coşan Halime:
– Vallahi de evet! Bu, gelirken bindiğim merkebin ta ken¬disi, diye seslenecek ve arkasından da:
– Vallahi de ben, bugüne kadar gördüğüm bereket yö¬nüyle en hayırlı çocuğu tercih edip almışım, diyecekti. Hemen sordular:
– Yoksa , Abdulmuttalib’in oğlu mu?
Evet, bu işte bir hayır vardı ve hayrın peşinde olan Hali¬me ve kocası Haris, şimdi bu hayra mazhariyet yaşıyorlardı.
Ancak bu mazhariyet, sadece bunlardan da ibaret değildi; normal şartlarda kurak ve verimsiz olan topraklannda ayrı bir bereket kendini gösterecek ve koyunları da, karınlannı doyur¬muş olarak geri gelip bol miktarda süt verecekti. Hatta diğer sürü sahipleri çobanlannı çağırıp:
– Yazıklar olsun size! Sizler de Halime’nin koyunlannın otladığı yerlerde dolaştırsanız ve bizim koyunlanmızın da kar¬nı doymuş olarak gelse, aynı şekilde biz de bol süte kavuşsak, diye azarlıyorlardı. Artık Halime-i Sa’diye, yaşadıklan bereket ve ihsandan dolayı arkadaşlannın kendisine gıpta ve hayran-lıkla baktıklan bir kişiydi.
Altı aylık dilimlerle Mekke’ye gelinip ana yurdun ziyaret edilerek geri dönüldüğü iki yıl, böylece gelip geçivermişti. Kâinatın Efendisi büyüyüp gelişmişti. Artık, sütten de kesilmiş ve konuşulan süre dolmuş; ayrılık vakti de gelmişti. Gönülleri rıza göstermese de verdikleri bir söz vardı ve küçük Muham¬med’i alıp annesine teslim etmek için Mekke’ye getirdiler.
Bir taraftan da, O’nun öz annesi gibi olan Halime-i Sa’ di¬ye’nin yüreği yerinden kopacak gibi, sinesi daraldıkça daralı¬yor; aynlığı düşündükçe vücudundan bir parça koparcasına ıstırap duyuyordu. Kâinatın İftihar Vesilesi, bir müddet daha yanında kalsa ne olurdu? Evet, aklında şimşekler gibi çakan bu fikir ve baskın duygular altında bir ümit de olsa. Amine’ye:
– Mekke vebasının O’nu da vurmasından endişe duyu¬yorum. Ne olur, müsaade edin de bu oğulcuğum, bir müddet daha bizimle birlikte kalsın, diye candan bir teklifte bulundu.
Öz anne için bu, kabullenilmesi zor bir teklifti. Onun için Hz. Âmine, başlangıçta buna çok sıcak bakmadı. Ancak beri tarafta, gerçekten bir salgın vardı ve biricik yavrusunun da bundan etkilenmemesi için bağrına bir taş daha basmayı uy¬gun görüp teklifi istemeyerek de olsa kabul etti. Hep beraber yeniden Sa’ doğulları yurduna dönen Haris ailesinde, tarifsiz bir neşe hâkim olmuştu.
Şakk-ı Sadr Hadisesi
Aradan bir müddet daha geçmişti. İnsanlığın Efendisi, sütkardeşleri ve Sa’doğullarının çocuklarıyla birlikte oynu¬yor; kuzuların yanına gidip onları otlatıyordu. Yine böyle bir gün, evin arka taraflarında kuzularla birlikte oynarlarken sütkardeşi Abdullah, nefes nefese koşarak anne Halime’nin yanı¬na geldi. Heyecanla:
– Şu Kureyşli kardeşim var ya, O’nu beyaz elbiseli iki adam aldı ve yere yatırarak karnını yardı; sonra da üst üste koyarak kapattılar diyordu. Gelenler, biri Cibril olmak üze¬re iki melekten ibaretti ve mesajı bütün insanlığı kucaklaya¬cak olan Allah Resülü’nün kalbini açarak onu zemzemle yıka¬yacak ve içinde hikmet çağlayanlannın feyezan edip coşacağı bir ameliye gerçekleştireceklerdi.
Anne-babayı ciddi bir endişe kaplamıştı. Koşarak tarif edilen yere geldiler. Gerçekten de küçük Muhammed, yüzü¬nün rengi solmuş bir vaziyette ayakta bekliyordu. Yüreği ağzı¬na gelmişti Halime ve Haris’in, Önce anne Halime, ardından da Haris kucaklayıp sinesine sardı ve:
– Sana ne oldu ey oğulcuğum, dediler.
– Beyaz elbiseli iki adam geldi. Birisinin elinde içi kar dolu altından bir tas vardı. Sonra beni alıp yere yatırdılar. Göğsümü açarak kalbimi çıkanp ikiye ayırdılar. İçinden siyah bir nesne çıkanp onu attılar ve kalbirn tertemiz oluncaya kadar karnımı buzlu karla yıkadılar. Sonra onlardan birisi diğerine:
– Bunu, ümmetinden on kişiyle tart, diyordu. On kişiyle beni tarttılar ve ben ağır geldim. Ardından:
– Yüz kişiyle tart, diye tekrarladı. Yüz kişiyle tartıldım ve yine onlara ağır geldim. Bu sefer de:
– O’nu ümmetinden bin kişiyle tart, dedi. Bin kişiyle de tartıldım ve yine ağır geldim. Bunu da görünce adam;
– O’nu kendi haline bırak! Allah’a yemin olsun ki, şayet O’nu bütün ümmetiyle tartsan, yine O hepsine üstün gelir, dedi.?’
Kan koca, bu gelişmelerden çok endişelenmişlerdi. Eve döner dönmez Haris:
59 İbn Hişam, Sire, 1/ 301; İbn Sa’d, Tabakat. 1/111; Taberi, Tarih, 2/127
60 Enes İbn Malik (radıyallahu anh), Efendimiz’in göğsünün yanıması netice¬sinde meydana gelen yara izinin vücudunda kaldığını ve bir çizgi halinde gö¬rüldüğünü anlatmaktadır. Bkz. Müslim, Sahih, ı/147 (162)
61. İbn Hişam, Sire, 1/301; Taberi, Tarih, 2/128. Bir sahabenin sorusu üzerine, yıllar sonra Efendiler Efendisi’nin verdiği cevapla o gün Halime ve Haris’e anlattıklan ifadeler birleştirilerek verilmiştir.
– Ey Halime! Bu çocuğun başına bir şeylerin gelmesinden korkuyorum. İstersen, sağ-salim bunu götürüp ailesine teslim et, dedi. Halime de farklı düşünmüyordu. Evet, belki O’nun vesilesiyle hiç olmadıklan kadar berekete mazhar olmuşlardı; ama şimdi iş beklemedikleri bir seyre girmiş ve tanıyıp gör¬medikleri birileri O’nunla ilgilenmeye başlamıştı. İşin nereye varacağını kestirme imkânı yoktu. En iyisi, hiç riske girmeden emaneti sahibine teslim etmekti.
Bunun için hemen yola koyuldular. Kapısını çaldıklann¬da Âmine, karşısında gördüğü Halime’ye:
– Seni buraya hangi sebep getirmiş ola ki! Daha düne ka¬dar O’nu götürüp, ‘Yanımda kalsın.’ diye ısrar eden sen değil miydin, diyerek gelişmeler karşısındaki taaccübünü dile ge¬tirdi.
– Evet, bu oğulcuğum sebebiyle çok şeye mazhariyet ya¬şadım ve üzerime düşeni yerine getirmek için çok gayret et¬tim. Ancak, O’nunla ilgili olarak bazı korkulanm var; senin de sevineceğini düşünerek O’nu sana geri getirdim, diye cevapla¬dı Halime. Ancak bunlar, Âmine gibi bir anneyi tatmin edecek cevaplar değildi. Onun için:
– Sana neler oluyor, bana bu konuda doğru söyle! Olup bitenleri anlatmadıkça seni bırakacak değilim. Yoksa O’nun için şeytandan mı korkup endişe duyuyorsun, diyerek önünü açmaya çalıştı.
– Evet, dedi.
– Hayır, bu imkânsız, diye tepki verdi önce Âmine.
– ValIahi de şeytanın O’na bir zaran dokunamaz. Şüphesiz benim oğlumun durumu çok ciddidir. Hem, O’nun haberi¬ni ben sana anlatmamış mıydım, diye de ilave etti. Yine:
– Evet, anlatmıştın, dedi sessizce Halime. Bir kez daha anlatma lüzumu duydu Hz. Âmine:
– Ben O’na hamile olduğum zaman, bedenimden bir nur çıktığını ve bu nurla, Şam beldelerindeki Busra saraylarının aydınlandığını gördüm. Sonra, O’na hamile olduğumda, hiç¬bir zaman hamile bir kadının yaşayabileceği zorluklarla kar¬şılaşmadım. O’nu doğurduğumda da, ellerini yere koymuş; başını da semaya kaldırmıştı.
Madem öyle, peki bırak O’nu ve güvenle beldene geri dön, dedi. 62 Böylelikle Efendiler Efendisi’nin Sa’ doğunanndaki ha¬yatı noktalanmış oluyordu.
62 İbn Hişam, Sire, 1/301, 302; İbn Sa’d, Tabakat. 1/112; Taberi, Tarih, 2/128
HZ. ÂMİNE’NİN VEFATI
Bir müddet de annesi Hz. Âmine ile birlikte kaldı Allah’ın en sevgili kulu. Baba yokluğunu hissettirmemeye çalışan bir hali vardı Hz. Âmine’nin. Zaman zaman dedeAbdulmuttalib’le birlikte dolaşıyor, bazen de amcalarıyla birlikte hoş vakitler geçiriyordu.
Hz. Âmine’nin yüreğinde Medine sevgisi yeşermişti; hem akrabalarını ziyaret edip sıla-i rahim yapmak hem de burada vefat eden kocası Abdullah’ın mezarı başında ona dua etmek için koca yadigürı Ümmü Eymen ve biricik oğlu Muhammed’¬le birlikte burayı ziyaret için yola düşmüştü. Medine’ye kadar geldiler. Eski hatıralar canlanmış ve bir yandan sevinç neşi¬deleri yudumlanırken diğer yandan, gırtlaklarda hüzün bo¬ğumları düğümlenmişti. Dünya gözüyle göremediği babasını Efendiler Efendisi, mezarı başında ziyaret ediyor ve gıyabında ona dua ediyordu. Boynu büküktü. Belki de, ilk defa yetim ol¬duğunu yüreğinde hissetmişti. Bu durumdan, mahzun anne de çok etkilenmişti.
Çok geçmeden, anne Hz. Âmine de burada hastalandı.
Hastalığı, gittikçe artıyor ve ağırlaşıyordu. Medine’ye geleli, bir ay kadar zaman geçmişti ve ilk fırsatta Mekke’ye dönmele¬ri gerekiyordu. Her şeye rağmen yola koyuldular.
Ebvu denilen köyün yakınlanna kadar geldiklerinde, Hz. Âmine’nin hastalığı dayanılmaz boyutlara ulaştı. Dizlerinde derman kalmamıştı ve Hz. Âmine artık adım atacak takat bu¬lamıyordu. Çaresiz, bir ağacın altında mola verdiler. Belli ki, dünyadaki birliktelik buraya kadardı ve Hz. Âmine dünyaya veda etmek üzereydi.
Mahzun annenin gözleri bir aralık, gelecekte kendisinden çok önemli işler beklediği oğlunun üzerine kilitlenmişti. Göz, yaş döküyor; gönül de hüzün yudumluyordu. Zaten yetim olan biricik oğlunu, bu ıssız çöllerde bir de öksüz bırakıp gidecekti. Yanaklanndan süzülen gözyaşlan Ümmü Eymen ve Efendi¬ler Efendisi’ni de ağlatmış, adeta Ebva mateme biirünmüştü. Anne ile oğul arasında tarifi imkânsız bir duygu seli cereyan ediyordu. Nihayet, kadife gibi yumuşak ellerini avuçlan içine alıp biricik kuzusunu uzun uzun süzdükten sonra şunlan söy¬lemeye başladı:
– Allah seni mübarek kılsın. Sen ki, Melik-i Mennan olan Allah’ın yardımıyla dehşetli ölüm okunun isabet etmesinden yüz deve karşılığında kurtulan babanın oğlusun! Şayet benim uykuda gördüklerim doğru ise Sen, Celal ve Kerem sahibi Zat tarafından bütün varlığa gönderilecek, beklenen Nebi olacak¬sın. Onlara helal ve hararnı bildirecek, atan olan iyilik abidesi İbrahim’in getirdiklerini teslim edip tamamlayacak ve Allah’ın inayetiyle Sen, öteden beri insanların alışkanlık peyda etmiş olduklan putlardan da uzak kalacaksın.
Bunlan söylerken kendinden çok emin bir duruşu vardı.
Sözlerini, biricik ve kimsesiz yavrusunu, her şeyin sahibine emanet ettiğinin bilinciyle söyler gibiydi. Arkasından da şun¬lan ilave etti:
– Canlı olan her şey, her an ölümle burun buruna, her yeni de eskimeğe mahkûm ve her büyük de fena bulmaya mü¬heyyadır. İşte ben, bugün ölüyorum. Ancak, ismim baki kalacaktır. Çünkü ben, tertemiz bir çocuk dünyaya getirdim ve bugün, en hayırlı olanı arkamda bırakıp gidiyorum.
Bunları söyledikten sonra da, bir daha açmamak üze¬re gözlerini kapayacak ve son nefesini verecekti. Böylece Medine’deki babasından sonra, gelecek Son Nebi adına bir imza da Ebva’da atılmış oluyordu.
Belki de Allah, O’nun peder ve validesini; oğullarına kar¬şı minnet altında tutmamak ve anne-babalık mertebesinden manevi evlat konumuna düşürmernek için kendi huzuruna almış, böylelikle onları mesut ettiği gibi Habib-i Ekrem’ini de memnun etmek istemişti. Görünüşte onlar, zahiren ümmet olmamışlardı; ama böylelikle Allah (celle celaluhü) onları da ma¬nevi ümmet mertebesine yükseltmiş, diğer ümmetin fazilet, meziyet ve saadetini de onlara ihsan etmiştir. 64
Zira bilinmektedir ki; Efendimiz’in anne ve babaları, Hz. İbrahim’den kalma ‘Hanif anlayışı üzerine bir hayat yaşı¬yorlardı. Aynı zamanda onlar, henüz tebliğ döneminin baş¬lamadığı ‘fetret’ döneminin insanlarıydı. Bilhassa anne Hz. Amine’nin sözlerinden de açıkça anlaşılacağı üzere onlar, bu sağlam ve tertemiz anlayışı kabullenmiş ender insanlar ara¬sında bulunuyorlardı ki, dünyanın en hayırlı evladını insan¬lık âlemine emanet etmişlerdi ve ahiret yurduna öyle gidiyor¬lardı.
Tarihin, miladı 576’yı gösterdiği bu dönemde Efendiler Efendisi, yapayalnız kalıvermişti. Sadece yanında, Ümmü Ey¬men vardı. Bundan böyle, O’na analık ve babalık görevini o üstlenecek ve onların yokluklarını hissettirmemeye çalışacak¬tı. Bu sebepten Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellem), onun için
‘Annemden sonra ikinci bir annem ifadesini kullanacak ve onu bir müddet sonra da hürriyetine kavuşturacaktı.
Çok geçmeden Ümmü Eymen’le birlikte Habib-i Zişan Efendilerimiz de Mekke’ye döndüler.
63 İsfehani, Delailü’n-Nübiıvve, 119, 120
64 Bkz. Bediüzzaman, Mektübat, 28. Mektub, Sekizinci Mesele, Yedinci Nükte, s•375
65 El-Hindi, Kenzu’l-Ummal, 12/276 (34417)


  • Reşit Haylamaz
  • 22 Ağustos 2015 tarihinde eklendi.
  • tarafından eklendi.
  • 1.053 kez görüntülendi

Reşit Haylamaz

Sitemizde sanatçıya ait toplam 1 eser bulunmaktadır. Sanatçının sayfasına gitmek için tıklayın.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.