İlahi arişivimize hoşgeldiniz...

Abdulkerim Tiryaki-Dervişin Aşkla İmtihanı

Hüzünle kapattı kapıyı. Vakit az kalmıştı ama bugün bilmediği sokaklardan gitmek istiyordu. Bir yerlerde bıraktığı yüreğinin izine rastlamayı umuyordu. Belki de baktığı yerleri de görmüyordu ya, olsun. Mecnun misali bir körlüktü onunki. Niçin Mecnun demişlerdi Kays’a? Leyla’dan başka her şeye kör olduğu için değil mi? Galiba öyleydi.
Yürüyordu, belli belirsiz adımlarla yürüyordu. Yürümekten başka bir hâli, ayaklarıyla değil de yürekleriyle yol alanlar hep böyle olurdu. Rastladığı çocuklar hemen ilgisini çekiyor, kendini ya onların başını okşarken ya da yanaklarını sıkarken buluyordu. Bu merhamet, bu muhabbet nasıl da kaplamıştı içini iyiden iyiye… Eskiden de böyleydi ama bu kadar değildi. O da biliyordu kendini böyle duygulu yapanı. Bir ismi de el-Vedud değil miydi yaratanın? Seven, sevilen, sevdiren… Bu sevmekle ilgili ne varsa sahibi, sevgi imparatorluğunun yegâne hâkimi.
Ezelden şah-ı aşkın ben de bir fermanıyım. Muhabbet mülkünün sultanı, Alişan’ı yazacağına… Şahlıkla gedalık karışmıştı burada da. Karışmak tabiri yanlış oldu, bir olmuştu demek daha doğru olurdu. Aşk şahının fermanının takipçisi, kulu kölesi olanlar elbette muhabbet mülkünde anlı şanlı sultanı oluyordu. İşte bu heyecanla, vakit az kalmıştı ama yetişti.
Ezanla beraber girdi camiye. Vaiz de vaazını tamamlıyordu. Duanın sonuna yetişmişti derviş. ‘Ya Rabbi’ diyordu vaiz, ‘İşsizlerimize iş, aşksızlarımıza aşk ver.’ ‘Amin’ dedi derviş ve usulca ekledi: ‘Ya Rabbi, aşksızlarımıza aşk…’ Sonra da sayamayacağı kadar çok meleğin de amin dediğini işitir gibi oldu. Nasıl demesinlerdi ki? Ciltlerce dua kitapları yazılsa, bir bu dua özetlemez miydi onları?
Şöyle bir göz attı camiye; ne kadar da kalabalıktı. Her cuma böyle oluyordu ama sadece cumaları… Sonra biraz önce yaptığı duayı hatırladı. Bu insanlar da aşkla nasiplenmiş olsalardı, her vakit böyle olmaz mıydı dedi kendi kendine. Camiden çıktıktan sonra üstadını bir ziyaret edip duasını almak istedi. Bir fırsatını bulursa belki durumundan da bahsederdi. ‘Üstadım, bir gözleri ahuya zebun etti felek beni’ diyecekti belki de. Baktığı her yerde onu gördüğünü bile söyleyebilirdi.
Bu düşüncelerle yol alırken menzil-i maksuda erişmişti bile. Hani düşünceli insanlara ‘Aşık mısın, ne düşünüyorsun?’ derlerdi ya; şimdi daha iyi anlıyordu işte bu sözü. Evet, maşuku düşünmek yapılacak en mükemmel işti. Düşündükçe içinde büyüyor, içinde büyüdükçe düşünüyordu. Sonra da ismini bir vird ediyordu kendine.
Kapıyı samimi dostlarından biri açtı. Anladı ki başkaları da vardı huzurda. Olsun, o yine halini anlatacaktı. Çünkü sadece kelimelerle anlatılamazdı insan. Hem değil mi ki arif olan anlardı… İçeri girdiğinde başka arkadaşlarının da hocasını ziyarete geldiklerini ve hasbihal ettiklerini gördü. Selam verdi derviş ve bir köşeye oturdu. Nedenini bilmese de herkesten kaçırıyordu gözlerini. Hocası kaldığı yerden mi devam ediyordu yoksa yeni bir konu mu açıyordu anlamadı, lakin ilk duyduğu cümle şu oldu: ‘Evet, şu dünyada yapacağımız en güzel iş sevmektir.’
Fesuphanallah! Acaba kimselere söyledi de onlar mı hocasına iletmişti? Şöyle bir düşündü ama yok, ne kimseye söylemişti, kendinden bile gizliyordu. Ama tevafuk oldu herhalde diye düşündü. Sıradan bir konuydu işte. Hem daha önceden de duymuştu buna benzer sözler ama biraz sonra işin boyutu değişiyordu sanki. Hakkında ne geçiriyorsa işitir gibi olmuştu. Sonra hatırladı: Alimlerin yanında insan dilini tutmalıydı, çünkü onların karşısında öyle yerli yersiz konuşmak kişinin cehaletini gösterirdi. Ariflerin yanında ise yüreğini tutmalıydı; yoksa bu, kalbinin hamlığını gösterirdi. Kendi hamlığını bir kez daha anladı derviş ama üzülmedi; çünkü pişmeye talipti ve pişenler gün gelir yanardı.
Hocası devam ediyordu: ‘Aşıklar içlerindeki alemi seyre dalmışlardır. Onlar başkalarıyla oturur kalkar ama iç dünyalarında sevgiliyle beraberdirler. Başkalarını dinler gibi görünseler de aslında hep sevgilinin sesini işitiyorlardır. İçlerinde ne konuştukları Elif-Be harfleridir ama söyledikleri aşktır, sevgilidir.’
Tam da kendisinin haliydi bu. Ama bu iyi bir şey miydi yoksa kötü mü? Sorsa mıydı ya da sormalı mıydı? Sormuştu bile, fakat ağız diliyle değil gönül diliyle… Cevap geldi: ‘Evet, aşığın bu hali şaşılası bir haldir çünkü onun bu hali zikir halidir. Çünkü zikir hatırlamaktır. Sevgiliyi hep hatırda tutan, onu anan, onu söyleyen zakir ondan yazılacaktır.’
‘Eyvallah usta, yine su serptin içimize. Lakin bu Leyla bu kadar yükseltebilir miydi insanı?’ Cevap gecikmedi: ‘Aşığın en büyük imtihanı, Leyla faslını geçip Mevla’ya ulaşmasıdır.’
Derviş muhabbetten alacağını aldı, fazla durmadı. Sonra müsaade isteyip ayrıldı. Son cümle kafasını kemiriyordu. Daha Leyla’ya ulaşmıştı ki, o faslı bitirip diğer fasla geçsin? Sonra bunu iyice tefekkür etti. Anladı ki sevgiliye ulaşmak ona kavuşmak değildir. Hatta meşru olmayan bir kavuşma, ebedi bir firakın dahi sebebi olabilirdi. Sen yüreğini açtıktan sonra binlerce kilometreden bile sevgilinin kokusunu alabilirsin Yakup misali.
Günler geçiyordu, gül yüzlü sevgiliden hiç haber yoktu. Hiç olmayacaktı, hiç olmamıştı. Daha fazla dayanamadı dervişin yüreği. Bir zaman sonra ruhunu Rahman’a teslim etti. Adı unutuldu dervişin lakin yâdı kaldı. Vuslata erdi. Hem de ne eriş var…”

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.