Dursun Ali Erzincanlı-Çanakkale Şehitlerine
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi? En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tahşîdat ki ufuklar kapalı! Nerde gösterdiği vahşetle “Bu bir Avrupalı”
Dedirir yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi, varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer, Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakîkat mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşında, Avustralya’yla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk; Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ… Hani tâûna da züldür bu rezîl istîlâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl, ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyla sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına; Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz… Medeniyyet denilen kahbe, hakîkat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahrîbe müvekkel esbâb, Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı; Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin; Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağım, Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer; O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak, boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller, yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere, sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler… Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından; Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat îmân?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm? Çünkü te’sîs-i ilâhî o metîn istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler; Beşerin azmini tevkīf edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi; “O benim sun’-i bedîim, onu çiğnetme!” dedi.
Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek: İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar… O rükû’ olmasa dünyâda eğilmez başlar…
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker! Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhîdi… Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? “Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.
Hercümerc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb… Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına; Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ-nâmıyla, Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyla;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan, Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına, Gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem; Gündüzün fecriyle âvîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana… Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber, Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.
Dursun Ali Erzincanlı
Sitemizde sanatçıya ait toplam 50 eser bulunmaktadır. Sanatçının sayfasına gitmek için tıklayın.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.